Kuşkusuz hayatta en önemli şeylerden bir tanesi mutlu olmak. O kadar önemli ki, diğer saydıklarımız mutlu olmanın alt başlığı sayılır. Mutlu olmak için ne kadar çok uğraşırız. Yaptığımız bir çok şey sonunda mutlu olmak içindir. Yollarımız bazen yanlış da olsa sonunun doğru yere varacağını düşünürüz. Bu demek değil ki, sonunda mutsuz olacağımız şeyleri yapmayız. Gayet tabii yaparız, pek tabii yaparız, hatta bazen bile isteye yaparız. Bu da apayrı bir başlık olabilir tabii. Alt başlıklarında melankoliyi sevmek vs gibi alt başlıklar barındıran. Ama çoğunlukla hayatta mutlu olmak kime sorsak en çok istediği üç şeyden biridir. Peki ne yapmalı da mutlu olmalı?
Tabii ki de burada mutluluğu sırrını verecek değilim, öyle bir şey olsa ve ben de bilsem keske, ah keske... Ama benim çok fazla karşılaşmak zorunda kaldığım rahatsızlık verici, kişiyi de oldukça mutsuz ettiğine inandığım bir takım "yapılmaması gerekenler" den biraz bahsedeceğim.
-mış gibi yapmak.
Hayır ben mi şanssızım da böyle insanları etrafımda cok fazla görüyorum ya da bir çok kişi böyle mi bilmiyorum. Umarım hayatın içinde de, benim karşılaştıklarım kadar fazla değillerdir. Bu kişiler genellikle;
-Çok sevmez, ama çok sever-miş gibi yaparlar.
-Arkadan konuşurlar aa, bla blanın da bla bla huyu cok da tü kaka derler, ama o kişiyle bire bir ilişkilerinde sanki bunları diyenler onlar değiller-miş gibi davranırlar.
-Sürekli bir şeylerden şikayet ederler, ama bazı korkularından ötürü şikayetleri yok-muş gibi davranırlar.
-Ee tamam kes at dersin, çünkü senin bildiğin yol işine gelmeyen şeyi kesip atmak ve daha fazla ikiyüzlülük yapmamaktır, ama onlar yaa ne yapalım der ve herkesi bir şekilde idare ediyor-muş gibi davranırlar.
-Mutlu değillerdir ama çok mutlular-mış gibi davranırlar, oof bu en en tehlikelisi oldu fakat bu konuyu açamayacağım çünkü burada mutluluk kendini tekrar eden çok feci bir döngüye girecek.
-Hayatları çok renkli, her an çok eğleniyorlar-mış gibi sürekli paylaşımlar yaparlar ki bu konuya daha önce de değinmiştim merak edenler için bir önceki post
-Bir de bu ve bunun gibi şeyleri okuyup, üstüne alınmayıp, hiç mi hiç iki yüzlü değil-miş gibi davranırlar.
Ne diyelim, herhalde bunlar da bir çeşit davranışsal bozukluklar falanlar filanlar. Yine de siz siz olun, böyle insanları tek hamlede çıkarıp atın hayatınızdan, artıları eksilerinden fazla olacaktır. İşte bu da mutlu olmanın benim kendimce bulduğum bir küçük alt başlığı diyelim.
Mutlu olun, mutlu kalın.
2 Aralık 2016 Cuma
6 Ekim 2016 Perşembe
Çocuk sahibi olunca artan görgüsüzlükler
Dikkat ettiyseniz "artan" diye belirtme ihtiyacı duydum. Yani burada aslında var olan bir şeyden bahsedeceğim.
Görgüsüzlük bir şeyi sonradan görmek değildir bence. Ezelden beri görüp de görgüsüz olanları açıklayamazdık o zaman. Ben bunun insanın hayata bakış açısıyla ilgisi olduğunu düşünüyorum. Hayattan ne bekliyorsun, ne vermek, kendine ne katmak istiyorsun. Doğuyoruz, büyüyoruz, yaşıyoruz. Büyüdüğümüz aile, okuduğumuz okullar, yaşadığımız çevre...Tabii ki de bunların etkileri çok büyük. Ama bir de ne yaparsan yap, hangi sıfatı alırsan al değişmeyecek bir özbenlik taşıyoruz.
Sosyal medya neler değiştirdi acaba? Hepimizin bir alışkanlığı haline geldi. Elimizden düşmeyen telefonlar tabletler vs. Ben de çok severek kullanıyorum. Görüp beğendiğim orijinal bir şeyi paylaşmak istiyorum. Beni mutlu eden bir anı, güzel çıktığımı düşündüğüm bir fotoğrafı, ya da hoşuma giden herhangi bir kareyi. Fakat fotoğraf koyarken dikkat etmeye çalıştığım şeyler var. Mesela, eşim bana bir hediye aldığında çok mutlu oluyorum evet, fakat bu hediye maddi değeri olan bir şeyse bunu paylaşmıyorum. Dışarı çıktığım her an, her gün fotoğraf paylaşmıyorum. Çünkü her an aklımda fotoğraf paylaşma düşüncesi taşımıyorum. Sosyal medya hesaplarıma günlük gibi davranmıyorum. Realty showda gibi de her anımı insanların görmesi gibi bir isteğim de yok. Bir şey ne kadar fazla, o kadar kıymetsiz bence.
Sosyal medyadaki paylaştıklarımız genel hayatımız hatta kişiliklerimiz hakkında ipuçları taşır nitelikte olmaya başladı. Fotoğraf içeriğinden görgüsüzleri seçmek oldukça kolaylaştı. Üstelik çocuk sahibi olduktan sonra, algıda seçicilikten dolayı çocukları olan insanların görgüsüzlükleri benim gözüme daha da bir batmaya başladı. Fotoğrafların bir yerine eli, kolu, kafasının yarısı giren bakıcılar. (Hatta abartıp direkt fotoğrafını koyup bakıcı ablamız blabla ya çok teşekkürler mesajları paylaşanlar bile var.) Çocuğun sıradan ev haliyle hatta yelekli bir fotoğrafını bu tip hesaplarda görmeniz pek mümkün değil. Çocuklar her halleriyle o kadar güzeller ki nasıl bir görgüsüzlüğün esiri olmuşsa anne ya da baba, çocuğunun sadece burberrylerin ralph laurenlerin için de güzel göründüğünü ve daha çok beğenileceğini düşünüp sadece bunları paylaşıyorlar. Çocuğun bütün fotoğrafları katalog çekimi edasında. Bu üst orta sınıf görgüsüzlüğü say say bitmez ama benim gözüme bu aralar en çok çocuk sahibi olanlarınki batmaya başladı. Bir de history çıktı yandık ki iyice yandık. Spor yaparken telefonu orda birinin eline tutuşturup sporunu dakika dakika izletenler var. Şahane bir manzaranın tadını sadece ona bakarak çıkaramayanlar var. Güzel bir an benim için o kadar özeldir ki, onu fotoğrafla ya da videoyla bölmek istemem. Bazen gördüğün bir şey o kadar güzeldir ki, onu fotoğraflayıp bozmaya kıyamazsın.
İşte, yazının başında da bahsettiğim gibi, görgüsüzlük biraz da hayatı nasıl yaşamaktan hoşlandığınla ilgilidir. Yaşadığın her anı kendin için, sana bir şeyler katmasından keyif alarak mı yaşıyorsun, ya da en büyük amacın yaşadığın herşeyi göstermek mi?
Yaşadığımız her anın tadını çıkarmak dileğiyle...
Görgüsüzlük bir şeyi sonradan görmek değildir bence. Ezelden beri görüp de görgüsüz olanları açıklayamazdık o zaman. Ben bunun insanın hayata bakış açısıyla ilgisi olduğunu düşünüyorum. Hayattan ne bekliyorsun, ne vermek, kendine ne katmak istiyorsun. Doğuyoruz, büyüyoruz, yaşıyoruz. Büyüdüğümüz aile, okuduğumuz okullar, yaşadığımız çevre...Tabii ki de bunların etkileri çok büyük. Ama bir de ne yaparsan yap, hangi sıfatı alırsan al değişmeyecek bir özbenlik taşıyoruz.
Sosyal medya neler değiştirdi acaba? Hepimizin bir alışkanlığı haline geldi. Elimizden düşmeyen telefonlar tabletler vs. Ben de çok severek kullanıyorum. Görüp beğendiğim orijinal bir şeyi paylaşmak istiyorum. Beni mutlu eden bir anı, güzel çıktığımı düşündüğüm bir fotoğrafı, ya da hoşuma giden herhangi bir kareyi. Fakat fotoğraf koyarken dikkat etmeye çalıştığım şeyler var. Mesela, eşim bana bir hediye aldığında çok mutlu oluyorum evet, fakat bu hediye maddi değeri olan bir şeyse bunu paylaşmıyorum. Dışarı çıktığım her an, her gün fotoğraf paylaşmıyorum. Çünkü her an aklımda fotoğraf paylaşma düşüncesi taşımıyorum. Sosyal medya hesaplarıma günlük gibi davranmıyorum. Realty showda gibi de her anımı insanların görmesi gibi bir isteğim de yok. Bir şey ne kadar fazla, o kadar kıymetsiz bence.
Sosyal medyadaki paylaştıklarımız genel hayatımız hatta kişiliklerimiz hakkında ipuçları taşır nitelikte olmaya başladı. Fotoğraf içeriğinden görgüsüzleri seçmek oldukça kolaylaştı. Üstelik çocuk sahibi olduktan sonra, algıda seçicilikten dolayı çocukları olan insanların görgüsüzlükleri benim gözüme daha da bir batmaya başladı. Fotoğrafların bir yerine eli, kolu, kafasının yarısı giren bakıcılar. (Hatta abartıp direkt fotoğrafını koyup bakıcı ablamız blabla ya çok teşekkürler mesajları paylaşanlar bile var.) Çocuğun sıradan ev haliyle hatta yelekli bir fotoğrafını bu tip hesaplarda görmeniz pek mümkün değil. Çocuklar her halleriyle o kadar güzeller ki nasıl bir görgüsüzlüğün esiri olmuşsa anne ya da baba, çocuğunun sadece burberrylerin ralph laurenlerin için de güzel göründüğünü ve daha çok beğenileceğini düşünüp sadece bunları paylaşıyorlar. Çocuğun bütün fotoğrafları katalog çekimi edasında. Bu üst orta sınıf görgüsüzlüğü say say bitmez ama benim gözüme bu aralar en çok çocuk sahibi olanlarınki batmaya başladı. Bir de history çıktı yandık ki iyice yandık. Spor yaparken telefonu orda birinin eline tutuşturup sporunu dakika dakika izletenler var. Şahane bir manzaranın tadını sadece ona bakarak çıkaramayanlar var. Güzel bir an benim için o kadar özeldir ki, onu fotoğrafla ya da videoyla bölmek istemem. Bazen gördüğün bir şey o kadar güzeldir ki, onu fotoğraflayıp bozmaya kıyamazsın.
İşte, yazının başında da bahsettiğim gibi, görgüsüzlük biraz da hayatı nasıl yaşamaktan hoşlandığınla ilgilidir. Yaşadığın her anı kendin için, sana bir şeyler katmasından keyif alarak mı yaşıyorsun, ya da en büyük amacın yaşadığın herşeyi göstermek mi?
Yaşadığımız her anın tadını çıkarmak dileğiyle...
4 Ocak 2016 Pazartesi
Anneler vs Babalar
Kabul edelim farklıyız. Hem de oldukça. Her konuda olduğu gibi çocuk konusunda da farklılıklarımızın haddi hesabı yok. Öncelikle; "Dikkat! Bu yazı komik içeriklidir."
Yiğit Mert ilk doğduğunda Çetin'de bir heyecan sormayın gitsin. Hastanede emzirdiğim anlar dışında sürekli onun kucağında. Eve geldik, altını değiştiriyor, uyutuyor, gazını çıkarıyor ama kimselere vermiyor. Anneanne babaanne acaba bir fırsat bulur da kucağımıza alır mıyız diye hazırda bekliyorlar. Çetin uyuduğu zamanlarda da koşa koşa gelip Yiğit Merti alıyorlar, altını değiştirmek için sıraya giriyorlar. İzin süresi bitene kadar bu böyle devam etti. Sonunda Çetin işe döndü ve ben de bebeğimin bakımını üstlendim :) İlk zamanlar gece Yiğit Mert her uyandığında bık sesine uyanıp beni telaşla uyandıran Çetin işe başlamasıyla birlikte çocuğun yırtınma derecesindeki ağlamalarını bile duymamaya başladı. Artık uykusuzluğumla tek başımaydım ve sonradan öğrenecektim ki, 10 ay sonra bile uykusuzluğumla başbaşa olacaktım :)
İlk 4 ay tırnaklarını kesemedim hep Çetin kesti. Son 5 aydır ben kesiyorum. İlk zamanlar banyo yaptırmak için Çetin'i bekliyordum. Sonradan onu da tek başıma halletmeye başladım. Bir süre sonra tüm bakımı bende, akşamları gelnce bir kaç saat sevmesi Çetindeydi. İlk aylarda onu oyalamak çok kolaydı. Ellerini ayaklarını kullanmayı bile bilmiyordu. Hatta o kadar kolaydı ki, Çetin'e çocukla ilgilen dediğin zaman heybesini omzuna atar gibi çocuğu omzuna atıp ps oynuyordu o garibim de orada mışıl mışıl uyuyordu :))
Gel gelelim zaman geçti Yiğit Mert büyümeye başladı. Artık hiçbir şey ilk zamanlardaki gibi değil. Ek gıda olayı bizim için tam bir kabus oldu. Çünkü bizim çocuğumuz yemek yemeyi sevmiyor. Yemek yeme saatlerimiz bazen bir işkence. Yapmadığımız soytarılık kalmıyor. Birimiz şaklabanlık yapıp birimiz güldüğü an ağzına kaşığı sokuyor. Fakat bütün gün birlikte değiliz Çetinle. Sabah kahvaltısı, ara öğünleri, öğle yemeği hep tek başıma halletmem gereken öğünleri. Bir şekilde
yediriyorum o yemeği bir küçük kaseyi yemesi bazen 1,5 saat sürse bile. Baba tek basına olunca ne mi yapıyor? Yemek sevmeyen ama yoğurda bayılan Yiğidoya yemek yediremeyip 2 kase yoğurt yediriyor ve "Hayatım yemek istemedi yoğurt istedi ben de 2 kase yoğurt yedirdim" diyor. Neden? Çünkü yoğurt yedirmek çok kolay. Dışarda yemekteyken kasenin yarısını anne yediriyor kalan yarısını babaya uzatıyor baba iki kaşık deneyip;"Yok doymuş, yemek istemiyor" diyor ve kaseyi anneye uzatıyor anne ne mi yapıyor? Bir takım şaklabanlık ve oyalama taktikleriyle kalan yarısını da yediriyor. Sonra ne mi oluyor? Oscar goes to Ezgi! "Hayatım sen çok iyisin bu yemek yedirme işinde, benden yemiyor." Aah ne gaz! :)) Ama ben de Çetinden bir şeyler öğrenmedim değil. Yiğit Merti uyutma işinde ciddi anlamda başarılı. Ben ne diyorum o zaman? "Hayatım bende uyumuyor, seni istiyor."
Bir haftasonu dışarı çıkacaktım ve Çetin'e Yiğit Mert'e tarhana yapabilir misin dedim. Ama sanki dedim ki atomu parçalayabilir misin? "Hayatım ben nasıl yapayım tarhanayı? Yoğurt yedirsem olmaz mı? " suyla karıstıracaksın, kendisi pişiyor zaten dediğimdeyse, yok ben beceremem sen gelince yedirirsin. Düşünüyorum da, ben 1 hafta bir yere falan gitsem Yiğit Mertle Çetin ne yaparlar?
Seneryom şu;
-Yiğit Mertin sabah kahvaltıda lor peyniri, öğle akşam yemeği ve ara öğünlerde yoğurt yemekten kalsiyumu tavan yapar.
-Döndüğümde Iphone dan fb kullanmayı muhtemelen çözmüş olur.
-Real Madridin 11 ini sayabilir.
-Henüz anne bile demiyorken Beşiktaş marşı söyleyebilir.
-Geceleri ne kadar ağlarsa ağlasın, ağlamasını duyan olmayacağı için bu ısrardan vazgeçip deliksiz uyumaya başlayabilir.
Yaşasın anneler, ne güldük ama iyi ki varlar babalar! ;)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)