Diğer ülkelerde durumlar nasıldır bilemem. Ama bizde çoğu insanda sürekli bir memnuniyetsizlik, mutlu olamama sorunu var. Hatta komiktir ki sadece kendi hayatımızla ilgili değil başkalarının hayatıyla ilgili de bir tatminsizlik içerisindeyiz.
Bazen bizim gibi olmayanları bize benzemedikleri için, suçluyor, dalga geçiyor, ya da en hafifinden laf sokarak alay ediyoruz. Bazen ise aslında bizim de hayatımızda sahip olmadığımız şeylere neden sahip değiller diye soruyoruz. Bu da enteresan tabi. Bir de kendinde olduğu için herkeste olması gerektiğini düşünenler var, toplumun rol modeli ya bunlar, ne yapsalar en doğrusu o ve yapmak zorundasın. Yapmazsan yandın. Rahat bırakmazlar. Bu takım, bekarlara; “Neden evlenmiyorsun, düşünmüyor musun?”, çocuk sahibi olmayanlara “Aa bir sorun mu var? Eşinde mi sende mi?” “Hiç çocuk istememek de olur mu bi tane bari yapın”, tek çocuklulara; “Mutlaka kardeş şart, tek başına olmaz” İki çocuklulara eğer ikisinin cinsiyeti de aynıysa, mesela iki erkek, “Aa bir tane daha yap bak o kız olur kesin” vb baskılar kuruyor. Ama bir erkek bir kız olursa ne diyorlar acaba? Baskı kuracak konu daralıyor, insanımız gergin, sinirlenmeye başlıyor, çene hafiften titremeye başlıyor ve vuruyor topa, çalışıyorsa; “Bir anne çocuklarını kendi büyütmeli” cümlesini ortaya atıp anneye sıkı bir vicdan muhasebesi yaptırıyor ve yüzler hafiften gülmeye başlıyor, sinir yumuşuyor. Anne çalışmıyorsa; “Aa tut bir bakıcı ne var, her kadın çalışmalı ayaklarının üstünde durmalı” sözleriyle senin çocuğun için vazgeçtiğin herşeyi o çok bilmiş çirkin tavrıyla küçümsüyor.
Bu insanlardan en çok çekenlerden birisi de çocuğu okul çağına gelmiş olanlar. Çocuk üç yaşını geçtiyse ve okula gitmiyorsa yine bir stresli hareketler, yine hafiften bir gerilme her daim pedagog olan insanımız konuşur; “Çok geç kalmışsınız, biz bir günlükken verdik okula, ne kadar erken başlarsan o kadar iyi, bak çok memnunuz” Peki şimdi sen çocuk okula gidiyorsa kurtulduğunu mu sandın? Asla! Okulunu beğenmez. Devlet okuluysa, “Neden özel değil?” Özelse, “Neden ilerde bir tane daha pahalı olan var ona göndermiyorsunuz?( Tabii ki de asla “daha pahalı olan var” cümlesini söylemezler, ama orda verilmek istenen mesaj budur, anlaman şart!) En pahalısına gönderirsen de “Aman canım ne gerek var bu kadar para dökmeye, çocuğun içinde olacak” lafını duyarsın. Gördünüz mü, yine kimse mutlu olamadı.
Bu konular yiyecekten, giyeceğe, tatil yaptığın yerden yaşadığın eve kadar uzar ve gider.
Peki ne yapmak gerek? Tamam , takmayacaksın, duymayacaksın, bunları ben de biliyorum. Ama bu kadar negatif, mutsuz insanların arasında pozitif ve mutlu kalmak ne kadar mümkün?
2 Kasım 2018 Cuma
2 Aralık 2016 Cuma
-mış gibi yaşamak
Kuşkusuz hayatta en önemli şeylerden bir tanesi mutlu olmak. O kadar önemli ki, diğer saydıklarımız mutlu olmanın alt başlığı sayılır. Mutlu olmak için ne kadar çok uğraşırız. Yaptığımız bir çok şey sonunda mutlu olmak içindir. Yollarımız bazen yanlış da olsa sonunun doğru yere varacağını düşünürüz. Bu demek değil ki, sonunda mutsuz olacağımız şeyleri yapmayız. Gayet tabii yaparız, pek tabii yaparız, hatta bazen bile isteye yaparız. Bu da apayrı bir başlık olabilir tabii. Alt başlıklarında melankoliyi sevmek vs gibi alt başlıklar barındıran. Ama çoğunlukla hayatta mutlu olmak kime sorsak en çok istediği üç şeyden biridir. Peki ne yapmalı da mutlu olmalı?
Tabii ki de burada mutluluğu sırrını verecek değilim, öyle bir şey olsa ve ben de bilsem keske, ah keske... Ama benim çok fazla karşılaşmak zorunda kaldığım rahatsızlık verici, kişiyi de oldukça mutsuz ettiğine inandığım bir takım "yapılmaması gerekenler" den biraz bahsedeceğim.
-mış gibi yapmak.
Hayır ben mi şanssızım da böyle insanları etrafımda cok fazla görüyorum ya da bir çok kişi böyle mi bilmiyorum. Umarım hayatın içinde de, benim karşılaştıklarım kadar fazla değillerdir. Bu kişiler genellikle;
-Çok sevmez, ama çok sever-miş gibi yaparlar.
-Arkadan konuşurlar aa, bla blanın da bla bla huyu cok da tü kaka derler, ama o kişiyle bire bir ilişkilerinde sanki bunları diyenler onlar değiller-miş gibi davranırlar.
-Sürekli bir şeylerden şikayet ederler, ama bazı korkularından ötürü şikayetleri yok-muş gibi davranırlar.
-Ee tamam kes at dersin, çünkü senin bildiğin yol işine gelmeyen şeyi kesip atmak ve daha fazla ikiyüzlülük yapmamaktır, ama onlar yaa ne yapalım der ve herkesi bir şekilde idare ediyor-muş gibi davranırlar.
-Mutlu değillerdir ama çok mutlular-mış gibi davranırlar, oof bu en en tehlikelisi oldu fakat bu konuyu açamayacağım çünkü burada mutluluk kendini tekrar eden çok feci bir döngüye girecek.
-Hayatları çok renkli, her an çok eğleniyorlar-mış gibi sürekli paylaşımlar yaparlar ki bu konuya daha önce de değinmiştim merak edenler için bir önceki post
-Bir de bu ve bunun gibi şeyleri okuyup, üstüne alınmayıp, hiç mi hiç iki yüzlü değil-miş gibi davranırlar.
Ne diyelim, herhalde bunlar da bir çeşit davranışsal bozukluklar falanlar filanlar. Yine de siz siz olun, böyle insanları tek hamlede çıkarıp atın hayatınızdan, artıları eksilerinden fazla olacaktır. İşte bu da mutlu olmanın benim kendimce bulduğum bir küçük alt başlığı diyelim.
Mutlu olun, mutlu kalın.
Tabii ki de burada mutluluğu sırrını verecek değilim, öyle bir şey olsa ve ben de bilsem keske, ah keske... Ama benim çok fazla karşılaşmak zorunda kaldığım rahatsızlık verici, kişiyi de oldukça mutsuz ettiğine inandığım bir takım "yapılmaması gerekenler" den biraz bahsedeceğim.
-mış gibi yapmak.
Hayır ben mi şanssızım da böyle insanları etrafımda cok fazla görüyorum ya da bir çok kişi böyle mi bilmiyorum. Umarım hayatın içinde de, benim karşılaştıklarım kadar fazla değillerdir. Bu kişiler genellikle;
-Çok sevmez, ama çok sever-miş gibi yaparlar.
-Arkadan konuşurlar aa, bla blanın da bla bla huyu cok da tü kaka derler, ama o kişiyle bire bir ilişkilerinde sanki bunları diyenler onlar değiller-miş gibi davranırlar.
-Sürekli bir şeylerden şikayet ederler, ama bazı korkularından ötürü şikayetleri yok-muş gibi davranırlar.
-Ee tamam kes at dersin, çünkü senin bildiğin yol işine gelmeyen şeyi kesip atmak ve daha fazla ikiyüzlülük yapmamaktır, ama onlar yaa ne yapalım der ve herkesi bir şekilde idare ediyor-muş gibi davranırlar.
-Mutlu değillerdir ama çok mutlular-mış gibi davranırlar, oof bu en en tehlikelisi oldu fakat bu konuyu açamayacağım çünkü burada mutluluk kendini tekrar eden çok feci bir döngüye girecek.
-Hayatları çok renkli, her an çok eğleniyorlar-mış gibi sürekli paylaşımlar yaparlar ki bu konuya daha önce de değinmiştim merak edenler için bir önceki post
-Bir de bu ve bunun gibi şeyleri okuyup, üstüne alınmayıp, hiç mi hiç iki yüzlü değil-miş gibi davranırlar.
Ne diyelim, herhalde bunlar da bir çeşit davranışsal bozukluklar falanlar filanlar. Yine de siz siz olun, böyle insanları tek hamlede çıkarıp atın hayatınızdan, artıları eksilerinden fazla olacaktır. İşte bu da mutlu olmanın benim kendimce bulduğum bir küçük alt başlığı diyelim.
Mutlu olun, mutlu kalın.
6 Ekim 2016 Perşembe
Çocuk sahibi olunca artan görgüsüzlükler
Dikkat ettiyseniz "artan" diye belirtme ihtiyacı duydum. Yani burada aslında var olan bir şeyden bahsedeceğim.
Görgüsüzlük bir şeyi sonradan görmek değildir bence. Ezelden beri görüp de görgüsüz olanları açıklayamazdık o zaman. Ben bunun insanın hayata bakış açısıyla ilgisi olduğunu düşünüyorum. Hayattan ne bekliyorsun, ne vermek, kendine ne katmak istiyorsun. Doğuyoruz, büyüyoruz, yaşıyoruz. Büyüdüğümüz aile, okuduğumuz okullar, yaşadığımız çevre...Tabii ki de bunların etkileri çok büyük. Ama bir de ne yaparsan yap, hangi sıfatı alırsan al değişmeyecek bir özbenlik taşıyoruz.
Sosyal medya neler değiştirdi acaba? Hepimizin bir alışkanlığı haline geldi. Elimizden düşmeyen telefonlar tabletler vs. Ben de çok severek kullanıyorum. Görüp beğendiğim orijinal bir şeyi paylaşmak istiyorum. Beni mutlu eden bir anı, güzel çıktığımı düşündüğüm bir fotoğrafı, ya da hoşuma giden herhangi bir kareyi. Fakat fotoğraf koyarken dikkat etmeye çalıştığım şeyler var. Mesela, eşim bana bir hediye aldığında çok mutlu oluyorum evet, fakat bu hediye maddi değeri olan bir şeyse bunu paylaşmıyorum. Dışarı çıktığım her an, her gün fotoğraf paylaşmıyorum. Çünkü her an aklımda fotoğraf paylaşma düşüncesi taşımıyorum. Sosyal medya hesaplarıma günlük gibi davranmıyorum. Realty showda gibi de her anımı insanların görmesi gibi bir isteğim de yok. Bir şey ne kadar fazla, o kadar kıymetsiz bence.
Sosyal medyadaki paylaştıklarımız genel hayatımız hatta kişiliklerimiz hakkında ipuçları taşır nitelikte olmaya başladı. Fotoğraf içeriğinden görgüsüzleri seçmek oldukça kolaylaştı. Üstelik çocuk sahibi olduktan sonra, algıda seçicilikten dolayı çocukları olan insanların görgüsüzlükleri benim gözüme daha da bir batmaya başladı. Fotoğrafların bir yerine eli, kolu, kafasının yarısı giren bakıcılar. (Hatta abartıp direkt fotoğrafını koyup bakıcı ablamız blabla ya çok teşekkürler mesajları paylaşanlar bile var.) Çocuğun sıradan ev haliyle hatta yelekli bir fotoğrafını bu tip hesaplarda görmeniz pek mümkün değil. Çocuklar her halleriyle o kadar güzeller ki nasıl bir görgüsüzlüğün esiri olmuşsa anne ya da baba, çocuğunun sadece burberrylerin ralph laurenlerin için de güzel göründüğünü ve daha çok beğenileceğini düşünüp sadece bunları paylaşıyorlar. Çocuğun bütün fotoğrafları katalog çekimi edasında. Bu üst orta sınıf görgüsüzlüğü say say bitmez ama benim gözüme bu aralar en çok çocuk sahibi olanlarınki batmaya başladı. Bir de history çıktı yandık ki iyice yandık. Spor yaparken telefonu orda birinin eline tutuşturup sporunu dakika dakika izletenler var. Şahane bir manzaranın tadını sadece ona bakarak çıkaramayanlar var. Güzel bir an benim için o kadar özeldir ki, onu fotoğrafla ya da videoyla bölmek istemem. Bazen gördüğün bir şey o kadar güzeldir ki, onu fotoğraflayıp bozmaya kıyamazsın.
İşte, yazının başında da bahsettiğim gibi, görgüsüzlük biraz da hayatı nasıl yaşamaktan hoşlandığınla ilgilidir. Yaşadığın her anı kendin için, sana bir şeyler katmasından keyif alarak mı yaşıyorsun, ya da en büyük amacın yaşadığın herşeyi göstermek mi?
Yaşadığımız her anın tadını çıkarmak dileğiyle...
Görgüsüzlük bir şeyi sonradan görmek değildir bence. Ezelden beri görüp de görgüsüz olanları açıklayamazdık o zaman. Ben bunun insanın hayata bakış açısıyla ilgisi olduğunu düşünüyorum. Hayattan ne bekliyorsun, ne vermek, kendine ne katmak istiyorsun. Doğuyoruz, büyüyoruz, yaşıyoruz. Büyüdüğümüz aile, okuduğumuz okullar, yaşadığımız çevre...Tabii ki de bunların etkileri çok büyük. Ama bir de ne yaparsan yap, hangi sıfatı alırsan al değişmeyecek bir özbenlik taşıyoruz.
Sosyal medya neler değiştirdi acaba? Hepimizin bir alışkanlığı haline geldi. Elimizden düşmeyen telefonlar tabletler vs. Ben de çok severek kullanıyorum. Görüp beğendiğim orijinal bir şeyi paylaşmak istiyorum. Beni mutlu eden bir anı, güzel çıktığımı düşündüğüm bir fotoğrafı, ya da hoşuma giden herhangi bir kareyi. Fakat fotoğraf koyarken dikkat etmeye çalıştığım şeyler var. Mesela, eşim bana bir hediye aldığında çok mutlu oluyorum evet, fakat bu hediye maddi değeri olan bir şeyse bunu paylaşmıyorum. Dışarı çıktığım her an, her gün fotoğraf paylaşmıyorum. Çünkü her an aklımda fotoğraf paylaşma düşüncesi taşımıyorum. Sosyal medya hesaplarıma günlük gibi davranmıyorum. Realty showda gibi de her anımı insanların görmesi gibi bir isteğim de yok. Bir şey ne kadar fazla, o kadar kıymetsiz bence.
Sosyal medyadaki paylaştıklarımız genel hayatımız hatta kişiliklerimiz hakkında ipuçları taşır nitelikte olmaya başladı. Fotoğraf içeriğinden görgüsüzleri seçmek oldukça kolaylaştı. Üstelik çocuk sahibi olduktan sonra, algıda seçicilikten dolayı çocukları olan insanların görgüsüzlükleri benim gözüme daha da bir batmaya başladı. Fotoğrafların bir yerine eli, kolu, kafasının yarısı giren bakıcılar. (Hatta abartıp direkt fotoğrafını koyup bakıcı ablamız blabla ya çok teşekkürler mesajları paylaşanlar bile var.) Çocuğun sıradan ev haliyle hatta yelekli bir fotoğrafını bu tip hesaplarda görmeniz pek mümkün değil. Çocuklar her halleriyle o kadar güzeller ki nasıl bir görgüsüzlüğün esiri olmuşsa anne ya da baba, çocuğunun sadece burberrylerin ralph laurenlerin için de güzel göründüğünü ve daha çok beğenileceğini düşünüp sadece bunları paylaşıyorlar. Çocuğun bütün fotoğrafları katalog çekimi edasında. Bu üst orta sınıf görgüsüzlüğü say say bitmez ama benim gözüme bu aralar en çok çocuk sahibi olanlarınki batmaya başladı. Bir de history çıktı yandık ki iyice yandık. Spor yaparken telefonu orda birinin eline tutuşturup sporunu dakika dakika izletenler var. Şahane bir manzaranın tadını sadece ona bakarak çıkaramayanlar var. Güzel bir an benim için o kadar özeldir ki, onu fotoğrafla ya da videoyla bölmek istemem. Bazen gördüğün bir şey o kadar güzeldir ki, onu fotoğraflayıp bozmaya kıyamazsın.
İşte, yazının başında da bahsettiğim gibi, görgüsüzlük biraz da hayatı nasıl yaşamaktan hoşlandığınla ilgilidir. Yaşadığın her anı kendin için, sana bir şeyler katmasından keyif alarak mı yaşıyorsun, ya da en büyük amacın yaşadığın herşeyi göstermek mi?
Yaşadığımız her anın tadını çıkarmak dileğiyle...
4 Ocak 2016 Pazartesi
Anneler vs Babalar
Kabul edelim farklıyız. Hem de oldukça. Her konuda olduğu gibi çocuk konusunda da farklılıklarımızın haddi hesabı yok. Öncelikle; "Dikkat! Bu yazı komik içeriklidir."
Yiğit Mert ilk doğduğunda Çetin'de bir heyecan sormayın gitsin. Hastanede emzirdiğim anlar dışında sürekli onun kucağında. Eve geldik, altını değiştiriyor, uyutuyor, gazını çıkarıyor ama kimselere vermiyor. Anneanne babaanne acaba bir fırsat bulur da kucağımıza alır mıyız diye hazırda bekliyorlar. Çetin uyuduğu zamanlarda da koşa koşa gelip Yiğit Merti alıyorlar, altını değiştirmek için sıraya giriyorlar. İzin süresi bitene kadar bu böyle devam etti. Sonunda Çetin işe döndü ve ben de bebeğimin bakımını üstlendim :) İlk zamanlar gece Yiğit Mert her uyandığında bık sesine uyanıp beni telaşla uyandıran Çetin işe başlamasıyla birlikte çocuğun yırtınma derecesindeki ağlamalarını bile duymamaya başladı. Artık uykusuzluğumla tek başımaydım ve sonradan öğrenecektim ki, 10 ay sonra bile uykusuzluğumla başbaşa olacaktım :)
İlk 4 ay tırnaklarını kesemedim hep Çetin kesti. Son 5 aydır ben kesiyorum. İlk zamanlar banyo yaptırmak için Çetin'i bekliyordum. Sonradan onu da tek başıma halletmeye başladım. Bir süre sonra tüm bakımı bende, akşamları gelnce bir kaç saat sevmesi Çetindeydi. İlk aylarda onu oyalamak çok kolaydı. Ellerini ayaklarını kullanmayı bile bilmiyordu. Hatta o kadar kolaydı ki, Çetin'e çocukla ilgilen dediğin zaman heybesini omzuna atar gibi çocuğu omzuna atıp ps oynuyordu o garibim de orada mışıl mışıl uyuyordu :))
Gel gelelim zaman geçti Yiğit Mert büyümeye başladı. Artık hiçbir şey ilk zamanlardaki gibi değil. Ek gıda olayı bizim için tam bir kabus oldu. Çünkü bizim çocuğumuz yemek yemeyi sevmiyor. Yemek yeme saatlerimiz bazen bir işkence. Yapmadığımız soytarılık kalmıyor. Birimiz şaklabanlık yapıp birimiz güldüğü an ağzına kaşığı sokuyor. Fakat bütün gün birlikte değiliz Çetinle. Sabah kahvaltısı, ara öğünleri, öğle yemeği hep tek başıma halletmem gereken öğünleri. Bir şekilde
yediriyorum o yemeği bir küçük kaseyi yemesi bazen 1,5 saat sürse bile. Baba tek basına olunca ne mi yapıyor? Yemek sevmeyen ama yoğurda bayılan Yiğidoya yemek yediremeyip 2 kase yoğurt yediriyor ve "Hayatım yemek istemedi yoğurt istedi ben de 2 kase yoğurt yedirdim" diyor. Neden? Çünkü yoğurt yedirmek çok kolay. Dışarda yemekteyken kasenin yarısını anne yediriyor kalan yarısını babaya uzatıyor baba iki kaşık deneyip;"Yok doymuş, yemek istemiyor" diyor ve kaseyi anneye uzatıyor anne ne mi yapıyor? Bir takım şaklabanlık ve oyalama taktikleriyle kalan yarısını da yediriyor. Sonra ne mi oluyor? Oscar goes to Ezgi! "Hayatım sen çok iyisin bu yemek yedirme işinde, benden yemiyor." Aah ne gaz! :)) Ama ben de Çetinden bir şeyler öğrenmedim değil. Yiğit Merti uyutma işinde ciddi anlamda başarılı. Ben ne diyorum o zaman? "Hayatım bende uyumuyor, seni istiyor."
Bir haftasonu dışarı çıkacaktım ve Çetin'e Yiğit Mert'e tarhana yapabilir misin dedim. Ama sanki dedim ki atomu parçalayabilir misin? "Hayatım ben nasıl yapayım tarhanayı? Yoğurt yedirsem olmaz mı? " suyla karıstıracaksın, kendisi pişiyor zaten dediğimdeyse, yok ben beceremem sen gelince yedirirsin. Düşünüyorum da, ben 1 hafta bir yere falan gitsem Yiğit Mertle Çetin ne yaparlar?
Seneryom şu;
-Yiğit Mertin sabah kahvaltıda lor peyniri, öğle akşam yemeği ve ara öğünlerde yoğurt yemekten kalsiyumu tavan yapar.
-Döndüğümde Iphone dan fb kullanmayı muhtemelen çözmüş olur.
-Real Madridin 11 ini sayabilir.
-Henüz anne bile demiyorken Beşiktaş marşı söyleyebilir.
-Geceleri ne kadar ağlarsa ağlasın, ağlamasını duyan olmayacağı için bu ısrardan vazgeçip deliksiz uyumaya başlayabilir.
Yaşasın anneler, ne güldük ama iyi ki varlar babalar! ;)
6 Ekim 2015 Salı
Anne olmaya çalışmak ve diğer eleştiriler
Hamile olduğumu 2014 yılının temmuz ayında öğrenmiştim. Oof nasıl bir duyguydu bu? Nasıl başa çıkılacaktı bu inanılmaz mucizenin mutluluğuyla bilmiyordum. İşte kilit kelimelerden bir tanesi de buydu. Bana ve diğer bazı annelere göre mucize olan, bazı kişilere göre ise milyonlarca yıldır insanın başına gelen "hamilelik işte" idi.
Bu duygular seli içimde çığ gibi büyürken, kendimi yeni nesil anne adaylarının ve annelerin yaptığı gibi sürekli internetten bir şeyler araştırırken buluyordum. Benim yaşadığım heyecanları, korkuları, mutlulukları okuyunca kendimi daha güvende ve normal hissediyordum. Eleştiri hayranları burada da devreye girip sanki yıllar önce internet mi vardı bu kadar insan anne oldu diyebilirler, evet internet yoktu, ve o zaman o insanların bu süreçlerde neler yaşadığını ne duygular beslediğini ne yalnızlıklar yaşadığını bilemeyiz. Çok normal ne var ki bunda diye adlandırdığımız süreçleri çok ağır hasarlarla atlatanlar var. Vücudunun değişimi, ruh halinin değişimi, içeride ne olduğunu bilmeden devam eden bir hayat, sancılarda acaba bir sorun mu var telaşı, bugun sanki hiç hareket etmedi korkuları. Sabırsızlanarak görmek istediğin bebeğinin doğduğunda sağlıklı olacak mı endişeleri. Bir de biraz daha pimpirikli bir yapınız varsa bu saydıklarım çarpı iki...
Eski insanlarda kalabalık ailelerde bu işler belki de daha kolaymış. Benim hamileliğim İstanbula yeni taşındığımız döneme denk geldi. Burada ailemden hiç kimse hatta hiç bir arkadaşım yoktu. Bir şey olduğunda beni rahatlatacak, akıl danışacağım kimse de yoktu. Benim de yapabildiğim tek şey oturup yalan yanlış araştırmaya çalışmaktı. Bu süreçte de doğumdan sonraki süreçte de benim yaşadıklarımı yaşayan insanların hikayelerini okumak, aradığım cevapları bulmak beni hem mutlu etti hem de rahatlattı. Beni de blog yazmaya iten sebeplerden biri de buydu. Belki insanlara bir faydam dokunurdu. Üstelik yazarak hem rahatlıyor, hem de Yiğit Mert'e bir günlük tutmuş oluyordum.
Şimdi umarım bütün bu yazdıklarımdan birileri de faydalanır. Kimlerini rahatlatır, kimilerine rehber olur. Herkesin mutlu olma yöntemi farklıdır. Ama yaşadıklarımızı sadece bizim yaşamadığımızı bilmek ve bu hikayeleri okurken gülümsemek kolay bir yol gibi görünüyor.
Bu duygular seli içimde çığ gibi büyürken, kendimi yeni nesil anne adaylarının ve annelerin yaptığı gibi sürekli internetten bir şeyler araştırırken buluyordum. Benim yaşadığım heyecanları, korkuları, mutlulukları okuyunca kendimi daha güvende ve normal hissediyordum. Eleştiri hayranları burada da devreye girip sanki yıllar önce internet mi vardı bu kadar insan anne oldu diyebilirler, evet internet yoktu, ve o zaman o insanların bu süreçlerde neler yaşadığını ne duygular beslediğini ne yalnızlıklar yaşadığını bilemeyiz. Çok normal ne var ki bunda diye adlandırdığımız süreçleri çok ağır hasarlarla atlatanlar var. Vücudunun değişimi, ruh halinin değişimi, içeride ne olduğunu bilmeden devam eden bir hayat, sancılarda acaba bir sorun mu var telaşı, bugun sanki hiç hareket etmedi korkuları. Sabırsızlanarak görmek istediğin bebeğinin doğduğunda sağlıklı olacak mı endişeleri. Bir de biraz daha pimpirikli bir yapınız varsa bu saydıklarım çarpı iki...
Eski insanlarda kalabalık ailelerde bu işler belki de daha kolaymış. Benim hamileliğim İstanbula yeni taşındığımız döneme denk geldi. Burada ailemden hiç kimse hatta hiç bir arkadaşım yoktu. Bir şey olduğunda beni rahatlatacak, akıl danışacağım kimse de yoktu. Benim de yapabildiğim tek şey oturup yalan yanlış araştırmaya çalışmaktı. Bu süreçte de doğumdan sonraki süreçte de benim yaşadıklarımı yaşayan insanların hikayelerini okumak, aradığım cevapları bulmak beni hem mutlu etti hem de rahatlattı. Beni de blog yazmaya iten sebeplerden biri de buydu. Belki insanlara bir faydam dokunurdu. Üstelik yazarak hem rahatlıyor, hem de Yiğit Mert'e bir günlük tutmuş oluyordum.
Şimdi umarım bütün bu yazdıklarımdan birileri de faydalanır. Kimlerini rahatlatır, kimilerine rehber olur. Herkesin mutlu olma yöntemi farklıdır. Ama yaşadıklarımızı sadece bizim yaşamadığımızı bilmek ve bu hikayeleri okurken gülümsemek kolay bir yol gibi görünüyor.
16 Eylül 2015 Çarşamba
Organik gıda meseleleri
Uzun zamandır benim esiri olduğum bir sektördür bu organik gıda sektörü. Herkesten duyduğumuz "Amaan organik falan palavra" laflarına rağmen. İnsanın içi rahat ediyor heralde o organik sertifikasını gördüğü zaman. Bir de gıda sektörünün bu kadar kötü durumda olduğu bir zamanda insan mecburen birilerine güvenme ihtiyacı hissediyor. Başta bu işe sadece organik tavuk olayıyla başlamış geri kalanına çok da kafa yormamıştım. Ama gel gelelim hamile olduğumu öğrendikten sonra ben iyice pimpiriklenmiş uzun uzun etiketler okur olmuştum. Ve Yiğit Mert'in hayatımıza girmesiyle alışveriş benim için artık kabusa dönmeye başlamıştı. "Aman bu sütüme geçer şöyle yapar böyle eder aman bunda toksik madde varmış almayım, bu gdo lu, aa bu da gecen defa 5 gün dolapta durdu da bozulmadı neler var acaba içinde?" diye diye kendimi yiyip bitirir oldum. Düşünün bir de Yiğit Mert'in ek gıdaya geçtiğini..
Ve Yiğit Mert ek gıdaya geçti...
Ne yapacağımı şaşırmış halde dolanıp dururken aklıma canım arkadaşım Elif'in Ankaradayken alışveriş yaptığı İpek Hanım Çiftliği geldi. 2012 yılında Elifin bu macerası cok da ilgimi çekmemişti "Aa ne kadar güzelmiş" demiş ve bir daha konu üzerinde düşünmemiştim. Birden işte aradığım tam olarak bu dedim ve Sevgili Pınar Hanım'a bir mail attım. O günden beri listesindeyim ve Yiğit Mert'in sebzeleri, yoğurt yapmak için sütü, meyveleri hep ordan geliyor. Eski tohum, eski ürün. İçim rahat mı evet rahat. "Amaan çok da takılmamak lazım böyle şeylere" diyenler yok mu, elbette çok. Ama benim içim daha rahat. Elimden geldiği kadar herşeyin doğalını yesin diye uğraşıyorum. Tabii bazen sapıtıp, kendimi "Aah keske çiftliğim olsa, ineklerim tavuklarım olsa da Yiğit Mert'e kendi ellerimle peynirler yapsam şunu yapsam bunu yapsam" diye düşünürken buluyorum. Annelik ütopik fantastik bir delilik sanırım.
Hepimize akıl fikir ve sabır, bütün bebişlere bol bol sağlık diliyorum.
Ve Yiğit Mert ek gıdaya geçti...
Ne yapacağımı şaşırmış halde dolanıp dururken aklıma canım arkadaşım Elif'in Ankaradayken alışveriş yaptığı İpek Hanım Çiftliği geldi. 2012 yılında Elifin bu macerası cok da ilgimi çekmemişti "Aa ne kadar güzelmiş" demiş ve bir daha konu üzerinde düşünmemiştim. Birden işte aradığım tam olarak bu dedim ve Sevgili Pınar Hanım'a bir mail attım. O günden beri listesindeyim ve Yiğit Mert'in sebzeleri, yoğurt yapmak için sütü, meyveleri hep ordan geliyor. Eski tohum, eski ürün. İçim rahat mı evet rahat. "Amaan çok da takılmamak lazım böyle şeylere" diyenler yok mu, elbette çok. Ama benim içim daha rahat. Elimden geldiği kadar herşeyin doğalını yesin diye uğraşıyorum. Tabii bazen sapıtıp, kendimi "Aah keske çiftliğim olsa, ineklerim tavuklarım olsa da Yiğit Mert'e kendi ellerimle peynirler yapsam şunu yapsam bunu yapsam" diye düşünürken buluyorum. Annelik ütopik fantastik bir delilik sanırım.
Hepimize akıl fikir ve sabır, bütün bebişlere bol bol sağlık diliyorum.
27 Temmuz 2015 Pazartesi
Evde tek başına!
Mart ayında dünyaya gelen Yiğit Mert oldukça kalabalık bir aileyle karşılaştı. Anne baba anneanne dedeler babaanne hala aynı anda bir sürü kişiyi gördü. Gel gelelim ki herkesin kurulu bir düzeni var dendi ve birer birer herkes gitti. Kaldık mı biz başbaşa?
7 Mayıstan bu yana Yiğit Mert ve ben yalnızız. Çetin akşamdan akşama geliyor ve biz bütün gün anne oğul yapışık yaşıyoruz. İlk gün ne yapacağımı şaşırmış hatta oturup ağlamıştım "Ben şimdi ne yapacağım?" diye. Güne sabah 5.30 da başlıyor ve akşam 8e kadar hiç uyumuyorduk. Tam bir zombiye dönmüştüm. Mimarlık eğitimi biteli 5 yıl olmuş ve ben uykusuz günlerimi anlaşılan unutmuştum. Şimdi dünyanın en güzel varlığı için uykusuz kalıyordum değer miydi evet ama gel gör sen bunu bir de uykuya çok düşkün bu bünyeye anlat. Uykusuz kaldıkça sinirlerim iyice geriliyor biri bir şey söylese de patlasam diye bekliyordum. Uykusuzluk insana bir sinir hali, alınganlık ve tahammülsüzlük olarak dönüyordu.
Bu süreçte ne yalan söyleyeyim, oldukça zorlandım. İnsanlar" Ee hepimiz öyle büyüttük" dedikçe daha çok sinirlendim, annesi yakınında oturanları kıskandım. Bir süre Çetin eve gelmeden duşa bile giremedim. Sonunda çözümü Yiğit Mert'in en neşeli olduğu saatte yatağına dönencesini kurup, kamerasını açıp, monitörümü elime alıp duşa girerek buldum. Bu bir çözüm müydü? Tam olarak değil, kaç defa saçım köpüklü çıkıp ağlama krizine giren Yiğidoyu sakinleştirdim. Yine de en azından artık bir şekilde duşa girebiliyorum.
Alışveriş konusuna gelince tam bir sanal marketçi oldum :) neredeyse tüm alışverişimi internetten ya da telefonla yapıyorum. Çoğu zaman öğlen yemeğini dışardan söylüyorum o da günlük ot menüsünü tamamlamak adına bir yeşillikle taçlanıyor. Akşam yemeğini ise Çetin eve gelince Yiğit Mert'i oyalarken yapabiliyorum. Gündüzleri neredeyse hiç uyumayan Yiğit Mert allahtan akşam 8de uyuyor. Tabii uyuyor dediysek sabah 5.30a kadar deliksiz değil, gece 3 defa uyanarak :) bu aralar hakkını yememem lazım ama gündüzleri bir iki defa yarımşar saat uyuduğu oluyor.
Ben zaten hiçbir zaman öyle evi çekip çevirebilen biri olmadım. Bebek olunca evin hali iyice perişan oldu. Başladık bir yardımcı aramaya. Evi toparlasın bana kahvaltıyı hazırlasın, yemek yapsın ütü yapsın falan filan diye. Allahın İstanbulunda resmen kimseyi bulamadık. Hayır çok bir beklentim de yoktu. Bebeği zaten kimseye güvenemezdim. Sadece evle ilgilenecekti. Zaten burada çok az olan tanıdıklarıma haber verdim ama hiçbir sonuç alamadım. Haftada 3 gün bari birisi olsaydı. O da yok. Bize gelen yardımcıya resmen yalvardım yok günlerim dolu bırakamam kimseyi de cevabını aldım hep. Sonunda birilerinin tatile gitmesiyle bana haftada iki gününü ayırabildi sağolsun. O geldiği gün herşey süper. Ama ikinci gününde ev kaos. Beni çok iyi tanıyan ailem ve Çetin de "Neyse en azından Yiğit Merte bakabiliyor" diye avuttular beni ve kendilerini. Sahiden, Allahtan O'na bakabiliyordum.
Sonra ne mi oldu? Daha mı cengaver oldum? Sanmıyorum. Ama annelik bir cesaret getiriyor insana bu doğru. Mesela Çetinin iş seyehatinde olduğu günler ilk başlarda Yiğit Merti yardımcımı arayıp Sevcan nolur koş gel bebeği yıkayalım diye ararken, artık tek başıma yıkayabiliyorum. Ama laf aramızda yalnızken arkasını çeviremediğim için arkasını yıkayamıyorum :) ilk 4 ay tırnaklarını kesmeye asla yanaşmayan bu işi hep Çetine bırakan ben, iki gün önce tırnaklarını bile kestim. Korka korka, ama yaptım. Belki insanlık için küçük ama Ezgi için büyük adımlar bunlar :)
Evin tek çocuğu rahat Ezgi, anne olmuştu! Suyunu bile yıllarca odasına pamuk kalpli babası getirmiş olan Ezgi, anne olmuştu! Çamaşır makinesinin nasıl çalıştığını bile evlendiği zaman öğrenen Ezgi anne olmuştu! Bütün zorluklarına rağmen anne olmak çok ama çok güzeldi!
Bu süreçte ne yalan söyleyeyim, oldukça zorlandım. İnsanlar" Ee hepimiz öyle büyüttük" dedikçe daha çok sinirlendim, annesi yakınında oturanları kıskandım. Bir süre Çetin eve gelmeden duşa bile giremedim. Sonunda çözümü Yiğit Mert'in en neşeli olduğu saatte yatağına dönencesini kurup, kamerasını açıp, monitörümü elime alıp duşa girerek buldum. Bu bir çözüm müydü? Tam olarak değil, kaç defa saçım köpüklü çıkıp ağlama krizine giren Yiğidoyu sakinleştirdim. Yine de en azından artık bir şekilde duşa girebiliyorum.
Alışveriş konusuna gelince tam bir sanal marketçi oldum :) neredeyse tüm alışverişimi internetten ya da telefonla yapıyorum. Çoğu zaman öğlen yemeğini dışardan söylüyorum o da günlük ot menüsünü tamamlamak adına bir yeşillikle taçlanıyor. Akşam yemeğini ise Çetin eve gelince Yiğit Mert'i oyalarken yapabiliyorum. Gündüzleri neredeyse hiç uyumayan Yiğit Mert allahtan akşam 8de uyuyor. Tabii uyuyor dediysek sabah 5.30a kadar deliksiz değil, gece 3 defa uyanarak :) bu aralar hakkını yememem lazım ama gündüzleri bir iki defa yarımşar saat uyuduğu oluyor.
Ben zaten hiçbir zaman öyle evi çekip çevirebilen biri olmadım. Bebek olunca evin hali iyice perişan oldu. Başladık bir yardımcı aramaya. Evi toparlasın bana kahvaltıyı hazırlasın, yemek yapsın ütü yapsın falan filan diye. Allahın İstanbulunda resmen kimseyi bulamadık. Hayır çok bir beklentim de yoktu. Bebeği zaten kimseye güvenemezdim. Sadece evle ilgilenecekti. Zaten burada çok az olan tanıdıklarıma haber verdim ama hiçbir sonuç alamadım. Haftada 3 gün bari birisi olsaydı. O da yok. Bize gelen yardımcıya resmen yalvardım yok günlerim dolu bırakamam kimseyi de cevabını aldım hep. Sonunda birilerinin tatile gitmesiyle bana haftada iki gününü ayırabildi sağolsun. O geldiği gün herşey süper. Ama ikinci gününde ev kaos. Beni çok iyi tanıyan ailem ve Çetin de "Neyse en azından Yiğit Merte bakabiliyor" diye avuttular beni ve kendilerini. Sahiden, Allahtan O'na bakabiliyordum.
Sonra ne mi oldu? Daha mı cengaver oldum? Sanmıyorum. Ama annelik bir cesaret getiriyor insana bu doğru. Mesela Çetinin iş seyehatinde olduğu günler ilk başlarda Yiğit Merti yardımcımı arayıp Sevcan nolur koş gel bebeği yıkayalım diye ararken, artık tek başıma yıkayabiliyorum. Ama laf aramızda yalnızken arkasını çeviremediğim için arkasını yıkayamıyorum :) ilk 4 ay tırnaklarını kesmeye asla yanaşmayan bu işi hep Çetine bırakan ben, iki gün önce tırnaklarını bile kestim. Korka korka, ama yaptım. Belki insanlık için küçük ama Ezgi için büyük adımlar bunlar :)
Evin tek çocuğu rahat Ezgi, anne olmuştu! Suyunu bile yıllarca odasına pamuk kalpli babası getirmiş olan Ezgi, anne olmuştu! Çamaşır makinesinin nasıl çalıştığını bile evlendiği zaman öğrenen Ezgi anne olmuştu! Bütün zorluklarına rağmen anne olmak çok ama çok güzeldi!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)