6 Nisan 2025 Pazar

Arabayla Yunanistan Tatili

Bu tatille ilgili o kadar çok soru aldım ki, sonunda biraz özetleyim hem de Yiğit Mert'e küçük bir anı kalsın istedim. Sevgili Yiğit Mert ilk defa 5 aylıkken yurt dısına çıkmış ve hızını alamayıp 1 ay içerisinde 4 farklı ülke gezmişti. Ama ilk çıkışı Rodos adasına olmuştu. Sonra çok beğendiğimiz için sonraki yıl bir daha gitmiştik. O zamanlar Yiğit Mertin yemek olayları daha kolaydı tabii. 2017 yılbaşında dokuz gün Barcelonaya gittik ve o zaman yemek olayının bizim için kabusa dönüşmeye başladığını farkettik. Benim hanımda götürdüğüm kek kurabiye vs dışında neredeyse hiçbir şey yemedi diyebilirim. Son iki gün organik marketten hazır cam şişede bir sebze çorbası keşfetmiş ve bayılarak yediği zaman şükretmiştik. Bu tecrübemizden ötürü yaz tatili Yiğit Mert'in yemek olayı bizim için bir muammaydı. Gittiğimiz güzergahlar üzerinde de bir organik market bulabileceğimizi hiiç sanmıyordum ki haklıymışım..

Başladık bir takım hazırlıklara. Öncelikle bir adet elektrikli ocak aldım. Her ihtimale karşı zor durumlarda bir tarhana pişirebilmek iyi olurdu. Bu tatile arabayla gideceğimiz için istediğim herşeyi alabilirim diye biraz abarttım ve ocağı alınca bir anda bir tabak çanak valizi oluştu bir anda. Bir tencere bir tava, tabak, çatal kaşık, bardak vs saçmalamaya başladım. Sonra sanki bulunması imkansız bir şeymiş gibi iki kutu da makarna aldım. Hemen bir tepsi simit kurabiye yaptım.( Daha sonra keske yapmasaymışım diyecektim.) Ve 1223432 tane valizimizle yola çıktık.

İlk durağımız Thassos adasıydı. Her zamanki gibi son dakika insanları olarak yolda bookingden bir gecelik limana yakın bir otel bulup gittik. İlk gece Limenas da kaldık. Çok yorgun olduğumuz için iyi bir karar vermişiz çünkü odaya girer girmez uyuduk. Ertesi gün sabah kahvaltısında benim hiçbir şey yemeyen oğlum için başladık kahvaltı düşünmeye. En kolay omlet yedirebiliriz diye gidip marketten yumurta günlük süt peynir vs aldık. Ben otel odasında elektrikli ocakla hızlıca bir omlet yaptım fakat yıkama vs konularında zorlandım. Çünkü kaldığımız yer oteldi, apart değildi ve dolayısıyla mutfağı yoktu. Aynu gün güneyde bir apart bulmaya karar verdim. Sonraki üç günümüz için Potosta bir apart bulduk. Gezeceğimiz plajlar hep güneyde olduğu için doğru bir karar vermiştik. Apartta kalmak da inanılmaz rahat oldu. Her sabah Yiğit Mertin kahvaltısını dilediğim gibi hazırladım. Hatta öğlen ve akşamları tarhana çorbası yaptım. Biz hep dışarda yedik, Yiğit Mert ise hep otelde yedi :) Tek güvendiğimiz hiçbir şey yemezse balık yer olmuştu ama balık da yemedi. Türkiyedeyken balığa bayılan Yiğit Mert balığı ağzına dahi sürmek istemedi. Neyse ki makarnamız ve tarhanamız vardı :) öğlen ve akşam yemekleri konusunda içim çok rahat etmese de en azından sabah kahvaltısında hergün iki yumurtalı peynirli omleti yedirip günlük sütü içiriyordum. Tabii ki bu yedirme kısımlarının hepsi telefondan çizgi film izleyerek. Sizin çocuklarınız nasık yemek yiyor bilmiyorum ama benim çocuğum çizgi film izlemeden yemiyor. "Aa ben asla böyle yapmam" dediğim ne varsa kendimi yaparken buluyorum çocuk konusunda, bu da onlardan biri...

Thassos tatilimizi beşinci gününde bitirip Kavalaya doğru yola çıktık. Kavalada Yiğit Merte bir tost yedirim biraz da gezip oradan Selanike geçtik. Aslında planımız Selanikin içine hiç girmeden Metroraya devam etmekti. Fakat "Hadi bir içine de girip öyle geçelim" dedik ve inanılmaz Selanik trafiğiyle karşılaştık. Böyle bir şey olamaz, tam 2 saat çıkamadık. Sonra çok yorulduğumuzu fark edip yemek yiyecek bir yer aradık. Yemeğimizi yedik ve Meteorayı iptal edip Selanikte kalmaya karar verdik.

Ertesi gün Selanikten yola çıktık ve direkt Kylliniye gitmenin daha mantıklı olacağına karar verdik. Kyllini Zakynthosa giden feribota bineceğimiz yerdi. Kyllinide daha önce hiç görmediğimiz kadar “lüks” bir arabalı feribota binip Zakynthos’un Zante şehrinde indik. Yine harika bir otel bulduk ve 3 gün boyunca bu muhteşem yerde konaklamamızı yaptık. Zakynthosun denizleri benim şimdiye kadar gördüğüm en güzel denizlerdi. Limnionas adında bir yere gittik ilk günümüzde. Keçi gibi kayalardan inerek denize girebiliyorsunuz ama böyle muhteşem bir doğa olamaz. Koca koyda tek bebekli aile bizdik :) çocukla gitmek için çok da uygun bir yer olduğunu söyleyemem ama biz alışkınız çocukla dağ tepe gezmeye :) 2. Günümüzde ise çok övülen Navagio sahiline yani nam-ı diğer “Shipwreck”e gittik. Buraya gitmek için bir koyda durup sürat teknelerinden birisine bilet aldık. Kaptanımız kayalar arasında drift atarak bizi oldukça macerealı bir şekilde kıyıya yanaştırdı. Buranın denizi de anlatılmaz yaşanır bir denizdi. Turkuaz denizlere, mağaralara doyduğumuz ya da doyamadığımız bir tatil oldu. Sonra ki durağımız Kefalonia için yola çoktık bile.

2 Kasım 2018 Cuma

Mutlu edilemez insanlar

Diğer ülkelerde durumlar nasıldır bilemem. Ama bizde çoğu insanda sürekli bir memnuniyetsizlik, mutlu olamama sorunu var. Hatta komiktir ki sadece kendi hayatımızla ilgili değil başkalarının hayatıyla ilgili de bir tatminsizlik içerisindeyiz.

Bazen bizim gibi olmayanları bize benzemedikleri için, suçluyor, dalga geçiyor, ya da en hafifinden laf sokarak alay ediyoruz. Bazen ise aslında bizim de hayatımızda sahip olmadığımız şeylere neden sahip değiller diye soruyoruz. Bu da enteresan tabi. Bir de kendinde olduğu için herkeste olması gerektiğini düşünenler var, toplumun rol modeli ya bunlar, ne yapsalar en doğrusu o ve yapmak zorundasın. Yapmazsan yandın. Rahat bırakmazlar. Bu takım, bekarlara; “Neden evlenmiyorsun, düşünmüyor musun?”, çocuk sahibi olmayanlara “Aa bir sorun mu var? Eşinde mi sende mi?” “Hiç çocuk istememek de olur mu bi tane bari yapın”, tek çocuklulara; “Mutlaka kardeş şart, tek başına olmaz” İki çocuklulara eğer ikisinin cinsiyeti de aynıysa, mesela iki erkek, “Aa bir tane daha yap bak o kız olur kesin” vb baskılar kuruyor. Ama bir erkek bir kız olursa ne diyorlar acaba? Baskı kuracak konu daralıyor, insanımız gergin, sinirlenmeye başlıyor, çene hafiften titremeye başlıyor ve vuruyor topa, çalışıyorsa; “Bir anne çocuklarını kendi büyütmeli” cümlesini ortaya atıp anneye sıkı bir vicdan muhasebesi yaptırıyor ve yüzler hafiften gülmeye başlıyor, sinir yumuşuyor. Anne çalışmıyorsa; “Aa tut bir bakıcı ne var, her kadın çalışmalı ayaklarının üstünde durmalı” sözleriyle senin çocuğun için vazgeçtiğin herşeyi o çok bilmiş çirkin tavrıyla küçümsüyor.

Bu insanlardan en çok çekenlerden birisi de çocuğu okul çağına gelmiş olanlar. Çocuk üç yaşını geçtiyse ve okula gitmiyorsa yine bir stresli hareketler, yine hafiften bir gerilme her daim pedagog olan insanımız konuşur; “Çok geç kalmışsınız, biz bir günlükken verdik okula, ne kadar erken başlarsan o kadar iyi, bak çok memnunuz” Peki şimdi sen çocuk okula gidiyorsa kurtulduğunu mu sandın? Asla! Okulunu beğenmez. Devlet okuluysa, “Neden özel değil?” Özelse, “Neden ilerde bir tane daha pahalı olan var ona göndermiyorsunuz?( Tabii ki de asla “daha pahalı olan var” cümlesini söylemezler, ama orda verilmek istenen mesaj budur, anlaman şart!) En pahalısına gönderirsen de “Aman canım ne gerek var bu kadar para dökmeye, çocuğun içinde olacak” lafını duyarsın. Gördünüz mü, yine kimse mutlu olamadı.

Bu konular yiyecekten, giyeceğe, tatil yaptığın yerden yaşadığın eve kadar uzar ve gider.

Peki ne yapmak gerek? Tamam , takmayacaksın, duymayacaksın, bunları ben de biliyorum. Ama bu kadar negatif, mutsuz insanların arasında pozitif ve mutlu kalmak ne kadar mümkün?

2 Aralık 2016 Cuma

-mış gibi yaşamak

Kuşkusuz hayatta en önemli şeylerden bir tanesi mutlu olmak. O kadar önemli ki, diğer saydıklarımız mutlu olmanın alt başlığı sayılır. Mutlu olmak için ne kadar çok uğraşırız. Yaptığımız bir çok şey sonunda mutlu olmak içindir. Yollarımız bazen yanlış da olsa sonunun doğru yere varacağını düşünürüz. Bu demek değil ki, sonunda mutsuz olacağımız şeyleri yapmayız. Gayet tabii yaparız, pek tabii yaparız, hatta bazen bile isteye yaparız. Bu da apayrı bir başlık olabilir tabii. Alt başlıklarında melankoliyi sevmek vs gibi alt başlıklar barındıran. Ama çoğunlukla hayatta mutlu olmak kime sorsak en çok istediği üç şeyden biridir. Peki ne yapmalı da mutlu olmalı?

Tabii ki de burada mutluluğu sırrını verecek değilim, öyle bir şey olsa ve ben de bilsem keske, ah keske... Ama benim çok fazla karşılaşmak zorunda kaldığım rahatsızlık verici, kişiyi de oldukça mutsuz ettiğine inandığım bir takım "yapılmaması gerekenler" den biraz bahsedeceğim.

-mış gibi yapmak.

Hayır ben mi şanssızım da böyle insanları etrafımda cok fazla görüyorum ya da bir çok kişi böyle mi bilmiyorum. Umarım hayatın içinde de, benim karşılaştıklarım kadar fazla değillerdir. Bu kişiler genellikle;

-Çok sevmez, ama çok sever-miş gibi yaparlar.
-Arkadan konuşurlar aa, bla blanın da bla bla huyu cok da tü kaka derler, ama o kişiyle bire bir ilişkilerinde sanki bunları diyenler onlar değiller-miş gibi davranırlar.
-Sürekli bir şeylerden şikayet ederler, ama bazı korkularından ötürü şikayetleri yok-muş gibi davranırlar.
-Ee tamam kes at dersin, çünkü senin bildiğin yol işine gelmeyen şeyi kesip atmak ve daha fazla ikiyüzlülük yapmamaktır, ama onlar yaa ne yapalım der ve herkesi bir şekilde idare ediyor-muş gibi davranırlar.
-Mutlu değillerdir ama çok mutlular-mış gibi davranırlar, oof bu en en tehlikelisi oldu fakat bu konuyu açamayacağım çünkü burada mutluluk kendini tekrar eden çok feci bir döngüye girecek.
-Hayatları çok renkli, her an çok eğleniyorlar-mış gibi sürekli paylaşımlar yaparlar ki bu konuya daha önce de değinmiştim merak edenler için bir önceki post
-Bir de bu ve bunun gibi şeyleri okuyup, üstüne alınmayıp, hiç mi hiç iki yüzlü değil-miş gibi davranırlar.

Ne diyelim, herhalde bunlar da bir çeşit davranışsal bozukluklar falanlar filanlar. Yine de siz siz olun, böyle insanları tek hamlede çıkarıp atın hayatınızdan, artıları eksilerinden fazla olacaktır. İşte bu da mutlu olmanın benim kendimce bulduğum bir küçük alt başlığı diyelim.

Mutlu olun, mutlu kalın.

6 Ekim 2016 Perşembe

Çocuk sahibi olunca artan görgüsüzlükler

Dikkat ettiyseniz "artan" diye belirtme ihtiyacı duydum. Yani burada aslında var olan bir şeyden bahsedeceğim.

Görgüsüzlük bir şeyi sonradan görmek değildir bence. Ezelden beri görüp de görgüsüz olanları açıklayamazdık o zaman. Ben bunun insanın hayata bakış açısıyla ilgisi olduğunu düşünüyorum. Hayattan ne bekliyorsun, ne vermek, kendine ne katmak istiyorsun. Doğuyoruz, büyüyoruz, yaşıyoruz. Büyüdüğümüz aile, okuduğumuz okullar, yaşadığımız çevre...Tabii ki de bunların etkileri çok büyük. Ama bir de ne yaparsan yap, hangi sıfatı alırsan al değişmeyecek bir özbenlik taşıyoruz.

Sosyal medya neler değiştirdi acaba? Hepimizin bir alışkanlığı haline geldi. Elimizden düşmeyen telefonlar tabletler vs. Ben de çok severek kullanıyorum. Görüp beğendiğim orijinal bir şeyi paylaşmak istiyorum. Beni mutlu eden bir anı, güzel çıktığımı düşündüğüm bir fotoğrafı, ya da hoşuma giden herhangi bir kareyi. Fakat fotoğraf koyarken dikkat etmeye çalıştığım şeyler var. Mesela, eşim bana bir hediye aldığında çok mutlu oluyorum evet, fakat bu hediye maddi değeri olan bir şeyse bunu paylaşmıyorum. Dışarı çıktığım her an, her gün fotoğraf paylaşmıyorum. Çünkü her an aklımda fotoğraf paylaşma düşüncesi taşımıyorum. Sosyal medya hesaplarıma günlük gibi davranmıyorum. Realty showda gibi de her anımı insanların görmesi gibi bir isteğim de yok. Bir şey ne kadar fazla, o kadar kıymetsiz bence.

Sosyal medyadaki paylaştıklarımız genel hayatımız hatta kişiliklerimiz hakkında ipuçları taşır nitelikte olmaya başladı. Fotoğraf içeriğinden görgüsüzleri seçmek oldukça kolaylaştı. Üstelik çocuk sahibi olduktan sonra, algıda seçicilikten dolayı çocukları olan insanların görgüsüzlükleri benim gözüme daha da bir batmaya başladı. Fotoğrafların bir yerine eli, kolu, kafasının yarısı giren bakıcılar. (Hatta abartıp direkt fotoğrafını koyup bakıcı ablamız blabla ya çok teşekkürler mesajları paylaşanlar bile var.) Çocuğun sıradan ev haliyle hatta yelekli bir fotoğrafını bu tip hesaplarda görmeniz pek mümkün değil. Çocuklar her halleriyle o kadar güzeller ki nasıl bir görgüsüzlüğün esiri olmuşsa anne ya da baba, çocuğunun sadece burberrylerin ralph laurenlerin için de güzel göründüğünü ve daha çok beğenileceğini düşünüp sadece bunları paylaşıyorlar. Çocuğun bütün fotoğrafları katalog çekimi edasında. Bu üst orta sınıf görgüsüzlüğü say say bitmez ama benim gözüme bu aralar en çok çocuk sahibi olanlarınki batmaya başladı. Bir de history çıktı yandık ki iyice yandık. Spor yaparken telefonu orda birinin eline tutuşturup sporunu dakika dakika izletenler var. Şahane bir manzaranın tadını sadece ona bakarak çıkaramayanlar var. Güzel bir an benim için o kadar özeldir ki, onu fotoğrafla ya da videoyla bölmek istemem. Bazen gördüğün bir şey o kadar güzeldir ki, onu fotoğraflayıp bozmaya kıyamazsın.

İşte, yazının başında da bahsettiğim gibi, görgüsüzlük biraz da hayatı nasıl yaşamaktan hoşlandığınla ilgilidir. Yaşadığın her anı kendin için, sana bir şeyler katmasından keyif alarak mı yaşıyorsun, ya da en büyük amacın yaşadığın herşeyi göstermek mi?

Yaşadığımız her anın tadını çıkarmak dileğiyle...

4 Ocak 2016 Pazartesi

Anneler vs Babalar

Kabul edelim farklıyız. Hem de oldukça. Her konuda olduğu gibi çocuk konusunda da farklılıklarımızın haddi hesabı yok. Öncelikle; "Dikkat! Bu yazı komik içeriklidir."

Yiğit Mert ilk doğduğunda Çetin'de bir heyecan sormayın gitsin. Hastanede emzirdiğim anlar dışında sürekli onun kucağında. Eve geldik, altını değiştiriyor, uyutuyor, gazını çıkarıyor ama kimselere vermiyor. Anneanne babaanne acaba bir fırsat bulur da kucağımıza alır mıyız diye hazırda bekliyorlar. Çetin uyuduğu zamanlarda da koşa koşa gelip Yiğit Merti alıyorlar, altını değiştirmek için sıraya giriyorlar. İzin süresi bitene kadar bu böyle devam etti. Sonunda Çetin işe döndü ve ben de bebeğimin bakımını üstlendim :) İlk zamanlar gece Yiğit Mert her uyandığında bık sesine uyanıp beni telaşla uyandıran Çetin işe başlamasıyla birlikte çocuğun yırtınma derecesindeki ağlamalarını bile duymamaya başladı. Artık uykusuzluğumla tek başımaydım ve sonradan öğrenecektim ki, 10 ay sonra bile uykusuzluğumla başbaşa olacaktım :) 
İlk 4 ay tırnaklarını kesemedim hep Çetin kesti. Son 5 aydır ben kesiyorum. İlk zamanlar banyo yaptırmak için Çetin'i bekliyordum. Sonradan onu da tek başıma halletmeye başladım. Bir süre sonra tüm bakımı bende, akşamları gelnce bir kaç saat sevmesi Çetindeydi. İlk aylarda onu oyalamak çok kolaydı. Ellerini ayaklarını kullanmayı bile bilmiyordu. Hatta o kadar kolaydı ki, Çetin'e çocukla ilgilen dediğin zaman heybesini omzuna atar gibi çocuğu omzuna atıp ps oynuyordu  o garibim de orada mışıl mışıl uyuyordu :)) 

Gel gelelim zaman geçti Yiğit Mert büyümeye başladı. Artık hiçbir şey ilk zamanlardaki gibi değil. Ek gıda olayı bizim için tam bir kabus oldu. Çünkü bizim çocuğumuz yemek yemeyi sevmiyor. Yemek yeme saatlerimiz bazen bir işkence. Yapmadığımız soytarılık kalmıyor. Birimiz şaklabanlık yapıp birimiz güldüğü an ağzına kaşığı sokuyor. Fakat bütün gün birlikte değiliz Çetinle. Sabah kahvaltısı, ara öğünleri, öğle yemeği hep tek başıma halletmem gereken öğünleri. Bir şekilde
yediriyorum o yemeği bir küçük kaseyi yemesi bazen 1,5 saat sürse bile. Baba tek basına olunca ne mi yapıyor? Yemek sevmeyen ama yoğurda bayılan Yiğidoya yemek yediremeyip 2 kase yoğurt yediriyor ve "Hayatım yemek istemedi yoğurt istedi ben de 2 kase yoğurt yedirdim" diyor. Neden? Çünkü yoğurt yedirmek çok kolay. Dışarda yemekteyken kasenin yarısını anne yediriyor kalan yarısını babaya uzatıyor baba iki kaşık deneyip;"Yok doymuş, yemek istemiyor" diyor ve kaseyi anneye uzatıyor anne ne mi yapıyor? Bir takım şaklabanlık ve oyalama taktikleriyle kalan yarısını da yediriyor. Sonra ne mi oluyor? Oscar goes to Ezgi! "Hayatım sen çok iyisin bu yemek yedirme işinde, benden yemiyor." Aah ne gaz! :)) Ama ben de Çetinden bir şeyler öğrenmedim değil. Yiğit Merti uyutma işinde ciddi anlamda başarılı. Ben ne diyorum o zaman? "Hayatım bende uyumuyor, seni istiyor." 

Bir haftasonu dışarı çıkacaktım ve Çetin'e Yiğit Mert'e tarhana yapabilir misin dedim. Ama sanki dedim ki atomu parçalayabilir misin? "Hayatım ben nasıl yapayım tarhanayı? Yoğurt yedirsem olmaz mı? " suyla karıstıracaksın, kendisi pişiyor zaten dediğimdeyse, yok ben beceremem sen gelince yedirirsin. Düşünüyorum da, ben 1 hafta bir yere falan gitsem Yiğit Mertle Çetin ne yaparlar? 
Seneryom şu;
-Yiğit Mertin sabah kahvaltıda lor peyniri, öğle akşam yemeği ve ara öğünlerde yoğurt yemekten kalsiyumu tavan yapar.
-Döndüğümde Iphone dan fb kullanmayı muhtemelen çözmüş olur.
-Real Madridin 11 ini sayabilir.
-Henüz anne bile demiyorken Beşiktaş marşı söyleyebilir.
-Geceleri ne kadar ağlarsa ağlasın, ağlamasını duyan olmayacağı için bu ısrardan vazgeçip deliksiz uyumaya başlayabilir.

Yaşasın anneler, ne güldük ama iyi ki varlar babalar! ;)

6 Ekim 2015 Salı

Anne olmaya çalışmak ve diğer eleştiriler

Hamile olduğumu 2014 yılının temmuz ayında öğrenmiştim. Oof nasıl bir duyguydu bu? Nasıl başa çıkılacaktı bu inanılmaz mucizenin mutluluğuyla bilmiyordum. İşte kilit kelimelerden bir tanesi de buydu. Bana ve diğer bazı annelere göre mucize olan, bazı kişilere göre ise milyonlarca yıldır insanın başına gelen "hamilelik işte" idi.

Bu duygular seli içimde çığ gibi büyürken, kendimi yeni nesil anne adaylarının ve annelerin yaptığı gibi sürekli internetten bir şeyler araştırırken buluyordum. Benim yaşadığım heyecanları, korkuları, mutlulukları okuyunca kendimi daha güvende ve normal hissediyordum. Eleştiri hayranları burada da devreye girip sanki yıllar önce internet mi vardı bu kadar insan anne oldu diyebilirler, evet internet yoktu, ve o zaman o insanların bu süreçlerde neler yaşadığını ne duygular beslediğini ne yalnızlıklar yaşadığını bilemeyiz. Çok normal ne var ki bunda diye adlandırdığımız süreçleri çok ağır hasarlarla atlatanlar var. Vücudunun değişimi, ruh halinin değişimi, içeride ne olduğunu bilmeden devam eden bir hayat, sancılarda acaba bir sorun mu var telaşı, bugun sanki hiç hareket etmedi korkuları. Sabırsızlanarak görmek istediğin bebeğinin doğduğunda sağlıklı olacak mı endişeleri. Bir de biraz daha pimpirikli bir yapınız varsa bu saydıklarım çarpı iki...

Eski insanlarda kalabalık ailelerde bu işler belki de daha kolaymış. Benim hamileliğim İstanbula yeni taşındığımız döneme denk geldi. Burada ailemden hiç kimse hatta hiç bir arkadaşım yoktu. Bir şey olduğunda beni rahatlatacak, akıl danışacağım kimse de yoktu. Benim de yapabildiğim tek şey oturup yalan yanlış araştırmaya çalışmaktı. Bu süreçte de doğumdan sonraki süreçte de benim yaşadıklarımı yaşayan insanların hikayelerini okumak, aradığım cevapları bulmak beni hem mutlu etti hem de rahatlattı. Beni de blog yazmaya iten sebeplerden biri de buydu. Belki insanlara bir faydam dokunurdu. Üstelik yazarak hem rahatlıyor, hem de Yiğit Mert'e bir günlük tutmuş oluyordum.

Şimdi umarım bütün bu yazdıklarımdan birileri de faydalanır. Kimlerini rahatlatır, kimilerine rehber olur. Herkesin mutlu olma yöntemi farklıdır. Ama yaşadıklarımızı sadece bizim yaşamadığımızı bilmek ve bu hikayeleri okurken gülümsemek kolay bir yol gibi görünüyor.

16 Eylül 2015 Çarşamba

Organik gıda meseleleri

Uzun zamandır benim esiri olduğum bir sektördür bu organik gıda sektörü. Herkesten duyduğumuz "Amaan organik falan palavra" laflarına rağmen. İnsanın içi rahat ediyor heralde o organik sertifikasını gördüğü zaman. Bir de gıda sektörünün bu kadar kötü durumda olduğu bir zamanda insan mecburen birilerine güvenme ihtiyacı hissediyor. Başta bu işe sadece organik tavuk olayıyla başlamış geri kalanına çok da kafa yormamıştım. Ama gel gelelim hamile olduğumu öğrendikten sonra ben iyice pimpiriklenmiş uzun uzun etiketler okur olmuştum. Ve Yiğit Mert'in hayatımıza girmesiyle alışveriş benim için artık kabusa dönmeye başlamıştı. "Aman bu sütüme geçer şöyle yapar böyle eder aman bunda toksik madde varmış almayım, bu gdo lu, aa bu da gecen defa 5 gün dolapta durdu da bozulmadı neler var acaba içinde?" diye diye kendimi yiyip bitirir oldum. Düşünün bir de Yiğit Mert'in ek gıdaya geçtiğini..

Ve Yiğit Mert ek gıdaya geçti...

Ne yapacağımı şaşırmış halde dolanıp dururken aklıma canım arkadaşım Elif'in Ankaradayken alışveriş yaptığı İpek Hanım Çiftliği geldi. 2012 yılında Elifin bu macerası cok da ilgimi çekmemişti "Aa ne kadar güzelmiş" demiş ve bir daha konu üzerinde düşünmemiştim. Birden işte aradığım tam olarak bu dedim ve Sevgili Pınar Hanım'a bir mail attım. O günden beri listesindeyim ve Yiğit Mert'in sebzeleri, yoğurt yapmak için sütü, meyveleri hep ordan geliyor. Eski tohum, eski ürün. İçim rahat mı evet rahat. "Amaan çok da takılmamak lazım böyle şeylere" diyenler yok mu, elbette çok. Ama benim içim daha rahat. Elimden geldiği kadar herşeyin doğalını yesin diye uğraşıyorum. Tabii bazen sapıtıp, kendimi "Aah keske çiftliğim olsa, ineklerim tavuklarım olsa da Yiğit Mert'e kendi ellerimle peynirler yapsam şunu yapsam bunu yapsam" diye düşünürken buluyorum. Annelik ütopik fantastik bir delilik sanırım.

Hepimize akıl fikir ve sabır, bütün bebişlere bol bol sağlık diliyorum.

27 Temmuz 2015 Pazartesi

Evde tek başına!

Mart ayında dünyaya gelen Yiğit Mert oldukça kalabalık bir aileyle karşılaştı. Anne baba anneanne dedeler babaanne hala aynı anda bir sürü kişiyi gördü. Gel gelelim ki herkesin kurulu bir düzeni var dendi ve birer birer herkes gitti. Kaldık mı biz başbaşa?

7 Mayıstan bu yana Yiğit Mert ve ben yalnızız. Çetin akşamdan akşama geliyor ve biz bütün gün anne oğul yapışık yaşıyoruz. İlk gün ne yapacağımı şaşırmış hatta oturup ağlamıştım "Ben şimdi ne yapacağım?" diye. Güne sabah 5.30 da başlıyor ve akşam 8e kadar hiç uyumuyorduk. Tam bir zombiye dönmüştüm. Mimarlık eğitimi biteli 5 yıl olmuş ve ben uykusuz günlerimi anlaşılan unutmuştum. Şimdi dünyanın en güzel varlığı için uykusuz kalıyordum değer miydi evet ama gel gör sen bunu bir de uykuya çok düşkün bu bünyeye anlat. Uykusuz kaldıkça sinirlerim iyice geriliyor biri bir şey söylese de patlasam diye bekliyordum. Uykusuzluk insana bir sinir hali, alınganlık ve tahammülsüzlük olarak dönüyordu.

Bu süreçte ne yalan söyleyeyim, oldukça zorlandım. İnsanlar" Ee hepimiz öyle büyüttük" dedikçe daha çok sinirlendim, annesi yakınında oturanları kıskandım. Bir süre Çetin eve gelmeden duşa bile giremedim. Sonunda çözümü Yiğit Mert'in en neşeli olduğu saatte yatağına dönencesini kurup, kamerasını açıp, monitörümü elime alıp duşa girerek buldum. Bu bir çözüm müydü? Tam olarak değil, kaç defa saçım köpüklü çıkıp ağlama krizine giren Yiğidoyu sakinleştirdim. Yine de en azından artık bir şekilde duşa girebiliyorum.

Alışveriş konusuna gelince tam bir sanal marketçi oldum :) neredeyse tüm alışverişimi internetten ya da telefonla yapıyorum. Çoğu zaman öğlen yemeğini dışardan söylüyorum o da günlük ot menüsünü tamamlamak adına bir yeşillikle taçlanıyor. Akşam yemeğini ise Çetin eve gelince Yiğit Mert'i oyalarken yapabiliyorum. Gündüzleri neredeyse hiç uyumayan Yiğit Mert allahtan akşam 8de uyuyor. Tabii uyuyor dediysek sabah 5.30a kadar deliksiz değil, gece 3 defa uyanarak :) bu aralar hakkını yememem lazım ama gündüzleri bir iki defa yarımşar saat uyuduğu oluyor.

Ben zaten hiçbir zaman öyle evi çekip çevirebilen biri olmadım. Bebek olunca evin hali iyice perişan oldu. Başladık bir yardımcı aramaya. Evi toparlasın bana kahvaltıyı hazırlasın, yemek yapsın ütü yapsın falan filan diye. Allahın İstanbulunda resmen kimseyi bulamadık. Hayır çok bir beklentim de yoktu. Bebeği zaten kimseye güvenemezdim. Sadece evle ilgilenecekti. Zaten burada çok az olan tanıdıklarıma haber verdim ama hiçbir sonuç alamadım. Haftada 3 gün bari birisi olsaydı. O da yok. Bize gelen yardımcıya resmen yalvardım yok günlerim dolu bırakamam kimseyi de cevabını aldım hep. Sonunda birilerinin tatile gitmesiyle bana haftada iki gününü ayırabildi sağolsun. O geldiği gün herşey süper. Ama ikinci gününde ev kaos. Beni çok iyi tanıyan ailem ve Çetin de "Neyse en azından Yiğit Merte bakabiliyor" diye avuttular beni ve kendilerini. Sahiden, Allahtan O'na bakabiliyordum.

Sonra ne mi oldu? Daha mı cengaver oldum? Sanmıyorum. Ama annelik bir cesaret getiriyor insana bu doğru. Mesela Çetinin iş seyehatinde olduğu günler ilk başlarda Yiğit Merti yardımcımı arayıp Sevcan nolur koş gel bebeği yıkayalım diye ararken, artık tek başıma yıkayabiliyorum. Ama laf aramızda yalnızken arkasını çeviremediğim için arkasını yıkayamıyorum :) ilk 4 ay tırnaklarını kesmeye asla yanaşmayan bu işi hep Çetine bırakan ben, iki gün önce tırnaklarını bile kestim. Korka korka, ama yaptım. Belki insanlık için küçük ama Ezgi için büyük adımlar bunlar :)

Evin tek çocuğu rahat Ezgi, anne olmuştu! Suyunu bile yıllarca odasına pamuk kalpli babası getirmiş olan Ezgi, anne olmuştu! Çamaşır makinesinin nasıl çalıştığını bile evlendiği zaman öğrenen Ezgi anne olmuştu! Bütün zorluklarına rağmen anne olmak çok ama çok güzeldi!


13 Haziran 2015 Cumartesi

Bebekle yemek işleri

İzmir dönüşü arabada 2 gün önce annemin bizi karşıladığı muhteşem sofrayı düşünüp iç geçirirken ve keşke hepsini yeseydim diye düşünürken bu yazıyı yazmaya karar verdim. Perşembe günü İzmire gittik. Eve girince annem bizi mükellef bir sofrayla karşıladı. Harika hazırlanmış bir masa, çok şık bir masa örtüsü, çok şık bir yemek takımı, mezeler, ara sıcaklar, salatalar, spot ışığının altında daha da leziz görünen herşey! Masayı görünce hem kendimden geçmiş hem de düşünmüştüm ben en son ne zaman böyle bir sofra hazırladım?

Zaten oldum olası öyle harikalar yaratan süper masalar hazırlayan çok pratik birisi olmadım. Yine de sağolsun Çetin lezzetli yemek yaptığımı söyler. Ama benim çok yorulup uğraşıp, çok yemek yapmış olduğum zaman çorba yemek ve pilavın üçünü aynı anda yaptığım zamandır. Hal böyleyken bir de eve bebek gelince benim yemek serüvenim iyice kısıtlandı. Yemek yapma işine Çetin işten gelip de Yiğit Mertle ilgilenmeye başlamadan girişemez oldum. Çünkü Yiğit Mert sürekli onunla ilgilenmemi ona bir şeyler anlatmamı istiyor. Birazcık ilgiyi ondan kesip bir şeyler hazırlamaya çalışsam akşam uykusu saatinin yaklaşmış olmasından da ötürü mızmızlanmaya başlıyor. Dolayısıyla Çetin eve gelmeden hiçbir şey yapamıyorum. Gelince çok mu acayip şeyler döktürüyorum, tabii ki hayır. Ya bir çeşit en kolayından yemek ya da ton ton salata :)

Gelelim sabah kahvaltısı ve öğle yemeklerine. Kahvaltı olayımız tam bir run Forest run! Eğer geceden kahvaltılıkları hazırlayıp saklama kaplarına koymadıysam kahvaltı yapmam pek mümkün olmuyor. Ya bir tost yapıyorum ya da evde durmayan Yiğit Merti arabasına bindirip sitenin içindeki göl kafeye gidip börek çörek yiyorum. Öğle yemeği mi? O da ne? Onu hayatımdan çıkaralı çok oldu :) fırsat olursa arada meyve falan yiyorum. Ya da dışardaysam süt yapma potansiyelinden dolayı hemen bir salata yiyorum.

Zor mu? Evet zor. Açlık, yorgunluk, uykusuzluk mu çekiyorum? Evet evet evet. Fakat bütün bunlara hatta daha da fazlasına değer mi değer. O bakışı gördüğün, o kokuyu aldığın o sesi duyduğun an değer. Çocuğun için herşeye değer.

5 Haziran 2015 Cuma

Bebek alışverişi-Doğum yaklaştı-Eyvah bir sürü eksik var!

Beni tanıyanlar bilirler ben bu alışveriş işinden pek haz etmem. Ama söz konusu bebek alışverişi olunca işler değişti. Bu kadar keyifli bir şey kesinlikle olamaz. İşin kıyafet kısmı oldukça kolay. Zaten aile ve arkadaşlardan o kadar çok hediye geliyor ki, biz sadece 3lü bir tulum ve iki tane ayrıca tulum almış başka da bir şey alamamıştık. Yiğit Mert'in dolabı yenidoğan kıyafetleriyle dolmuştu. Fakat eksikler sadece kıyafetler değildi tabii.

Öncelikle uzun bir liste yaptım. Listenin başında da bebek arabası vardı. Bu işi baya bi araştırdık. Bir kaç yer de gezdik. Dağ bayır rahatlıkla gezebileceğimiz büyük tekerleri olan bir araba almaya karar verdik. İlk 1 yıl bunu kullanıp sonra hafif bir bastona geçiş yapabilirdik. Bu tip arabalar oldukça ağır oluyor çünkü, uzun vadede çok da kullanışlı değiller. Ama yenidoğan bir bebek için oldukça konforlular. Daha sonra ki kriterimiz ise daha şık ve uyumlu olması açısından set olmasıydı. Bunu da belirlemiştik ki ben bir şeye taktım resmen kafayı. Bebeklerin ana kucağında çok uzun süre durmaları onurga gelişimi açısından sakıncalı diye bir şey okudum. O zaman kesinlikle alacağımız arabanın portbebesi de olmalıydı. Bu defa da şu sorun çıktı; Ana kucağı aynı zamanda oto koltuğu olarak kullanılıyor ilk 6 ay. Arabadan alıp bebek arabasının şasesine monte ediyorsun. Bir yere gideceğimiz zaman portbebeyi de mi yanımda taşıyacaktım? Zaten benim de Çetin'in de bagajlarımız çok geniş değil. Bu sorunu nasıl çözeriz derken Jane Rider Matrix Light 2 Travel System diye bir arabaya denk geldik. Daha önce hiç duymamıştım. Bu arabanın müthiş bir özelliği vardı. Ana kucağı portbebeye çevrilebiliyordu. 4 kademe yatışı vardı. Tam yatabiliyordu ve bu haliyle de arka koltuğa emniyet kemeriyle bağlanabiliyordu. Yani aynı anda iki farklı ekipmandan kurtulmuştuk. Üstelik yolculukta arabada uyuduğu zaman ana kucağı olan oto koltuğunda iki büklüm gitmek yerine tam yatış pozisyonunda uyuyarak gidebilecekti. Tek eksisi vardı bu arabanın, o da bu portbebe olabilen ana kucağının ağırlığı. 6 kg ağırlığında. İçinde bebek de olunca taşıması hayli zor. Bunun çözümünü de ana kucağını sürekli kendi arabamda tutarak buldum. Bebek arabasının şasesi de ana kucağı da arabada duruyor. Bebeği aşağıya kucağımda indiriyorum. Bu daha kolayıma geliyor. Sitenin içinde yürüyüş yapacaksak bile arabadan alıp öyle gidiyorum. Ana kucağını elimde taşıyacağım tek yer evden arabaya inme kısmıydı zaten. Onu da kucağımda çözdüğüm için bu arabanın bana bir olumsuzluğu olmadı. Sürüşü oldukça rahat tek elle bile çok rahat kullanıyorum. Manevrası cok iyi. Sitenin yokuşlarında bile beni yormuyor. Yani çok akıllıca bir seçim yapmış olduk.

Listenin diğer önemli maddesi ise park yatak mı beşik mi sorunuydu. İlk başta ben beşik istiyordum. Hatta anne yanı beşik bakıyorduk. Fakat bu beşik en fazla 1 yıl kullanılacaktı. Daha sonra nereye koyacaktık? Gereksiz yer kaplayacaktı. O arada e-bebekte joie diye bir markanın park yatağını gördüm. Çok kullanışlı geldi. Diğer park yataklardan da daha şıktı. İşimiz bitince de katlayıp çantasına koyup kaldıracaktık. Bu yatağın bir de çok kullanışlı bir alt değiştirme ünitesi vardı ve o kadar işimize yaradı ki sırf bu yüzden bile bu yatağı iyi ki almışız diyorum. Çünkü bebeğin altını yatakta ya da koltukta açmak çok ciddi bel ağrıtan bir şey. Bu yüzden park yatağımız da çok doğru bir seçim olduğunu zaman içinde gösterdi.

Listeye bir de eklemediğim 2 madde vardı ki, en çok işime yarayan şeylerden oldular. Biri göğüs pompası diğeri de kamera. Yiğit Mert 1 haftalıkken bir akşam hazır o uyumuşken ben de 1-2 saat uyuyayım demiştim. Bir üşümeyle uyandım ama resmen tirtiyorum. Kalkıp kimseyi çağıramıyorum bile yataktan çıkmaya çalıştığım an donuyorum. Göğsüm davul gibi şişmiş ve ateşim çıkmış. Akşam saat 9.30 ve Çetin gidip açık bir e-bebek buldu ve göğüs pompasını alıp geldi. Ben sütleri sağdım ve anında rahatladım. Avent elektrikli pompa aldık ve gayet memnunum. Kamera işine gelince, ben aman nasıl olsa küçücük ev sanki duymayacak mıyız çocuğu gerek yok diyordum. Ama Yiğit Mert doğunca işlerin öyle olmadığını anladım. Biz otururken onun uykusu geliyordu ama ben götürüp yatak odasına park yatağa yatıramıyordum. Çünkü aklım hep içerde kalıyordu. Ya kusarsa boğazına kaçarsa tıkanırsa vs bir ton senaryo yazıp ya salonda yanımızda yatırıyordum ki hiç hoş değil tv sesi ışık bir sürü uyaranın ortasında sağlıklı bir uyku olmuyordu ya da yatağına yatırıp her 3 dakikada bir gidip kontrol ediyordum. Baktık bu böyle olmayacak gidip bir kamera aldık. Onu da Motorola mbp36 modelinden aldık. Yiğit Mertin uykusu da düzene girdi. Odasında karanlıkta ve sessizlikte uyumaya alıştı, biz de içimiz rahat oturduğumuz yerden onu izlemeye başladık.

Ev tipi anakucağı-Kesinlikle alın, düşünün ki evinizde koltuğunuz yok, nereye otururdunuz? Bebek de uyumadığı zamanlarda hep bu ana kucağında takılacak.

Alt değiştirme örtüsü-Tek kullanımlık alın. Diğerlerini yıkamakla uğraşılmıyor. Tek kullanımlıklar da ilk başlarda sürekli alt değiştirirken ufak kazalar :) olduğu için gerçekten tek kullanımlık ama 1 aydan sonra uzun süre kullanılıyor.

Yastık-Almayın, yastıksız uyuyorlar.

Yorgan- Almayın, biz soğukta bile üst üste iki penye battaniye örttük, yorgan o minik için fazla ağır olur.

Gider delikli küvet-Eğer bebeği kendi küvetinizin içine onun küvetini yerleştirip yıkamayacaksanız giderli ya da gidersiz almanız bir şey ifade etmiyor. Mesela biz yatak odasında yerde yıkıyoruz. Giderli almıştık ama bir işimize yaramıyor.

Banyo suyu sıcaklığı ölçer-Alın o olmadan suyun sıcaklığına karar vermek bizim için oldukça zordu.

Banyo lifi- Almayın, yumuşacık elleriniz yetiyor. Çok isterseniz de ağız silme bezini kullanabilirsiniz.

Pudra-Aldık ama hiç kullanmadım. Ne zaman kullanılır onu da anlamadım.

Şampuan-losyon-bebek yağı-Mustela aldık, banyodan sonra genelde losyon sürüyoruz bazen aklımıza gelirse yağlıyoruz.

Pişik kremi-Her alt değiştirmeden sonra süreceksin dediler ama ben şimdiye kadar 3-4 defa anca sürdüm. Doktorumuz pişik olmadıkça sürme dedi. Yine de bir sudocremin evde bulunmasında tabii ki fayda var.

Tırnak makası-Setler anlamsız sadece makas alın yeter.

Emzik-Avent aldık, kesinlikle alın. 1. Ayın sonundan itibaren vermeye başladık. Anne için rahatlık :)

Hastane çıkışını tulumlu alın. Alt üst ayrı ayrı olanlar kullanışlı olmuyor. Hatta biz ilk 2 ay sadece tulum giydirdik. Çok daha rahat oluyor.

Yenidoğan ıslak mendil-uni baby aldık, hala da alıyoruz. İlk başta aa saf pamuğu suyla ıslatıp silcem ilk 1 ay diyordum ama yalan oldu. Onunla uğraşmak çok zor. Uni babyden gayet memnunuz.

Göbek bağı seti-Aldık ama doktorumuz hiç bir şey sürülmeyecek dedi, doktorunuza sorunuz :)

Benden bu kadar. Umarım bir faydası olur.










30 Mayıs 2015 Cumartesi

Pozitif bir doğum hikayesi- Hoop Yiğit Mert geliyor

9 Mart günü hamileliğimin 38. Haftasında gün boyu gezip tozmuş, aqua floryada dolaşmış, sephoraya gidip kaşlarımı aldırmış, hatta annem ve babamla yol üstünde gördüğümüz hatay mutfağına girip yemek yiyelim demiştik. Yoğun bir günün ardından eve gelince beni bir telaş almış ve saçma bir şekilde hiç huyum olmayan ortalık toplama işine girişmiştim.

O gece 00.30 gibi uyudum. Çetin ise gece 02.30a kadar iş yapmış daha yeni uyumaya gelmişti. Yatakta bir sıcaklık ve ıslaklık hissi gözümü açmamla birlikte hemen olayı anlayıp Çetin kalk suyum geldi demem bir oldu. Saat 02.40 olmustu ve henüz 10 dakika önce uyuyan Çetin gözünü açıp ben hazırım demişti. :) ben gülmeye başlayıp gayet sakin bir şekilde hazırlanmaya başladım. Çetin o sıralarda doğum için bizde kalan annem ve babamı uyandırmaya gitti. Herkesi aldı bir telaş. Aralarında en sakin benim. Arkalı önlü iki araba düştük yola. Evimize çok yakın olmasından dolayı Acıbadem Atakent hastanesinde yapacaktım doğumu. 5 dakika sonra hastanedeydik. Beni hemen tekerlekli sandalyeye oturttular götürüyorlar oradan oraya ama ben hala çok sakinim hatta bu durum oradaki görevlinin bile dikkatini çekmiş olacak ki, sizin kadar sakinini görmedim dedi. Nöbetçi kadın doğum uzmanı kontrolümü yaptı. 4 cm açılma var artık doğum başlamış eve gitmek yok dedi ve bizi yatışa alıp odamıza yerleştirdiler. Bu arada hala o kadar çok su akıyor ki, bebek susuz kalmasın diye panik oldum doktor da korkmayın su üretilmeye devam ediyor susuz kalmaz dedi. Odada da çok sakinim hiçbir sancı belirtisi dahi yok. Saat 4.00 gibi hafif sancılar gelmeye başladı ama çok hafif başa çıkılmayacak gibi değil. Çok uykusu olan Çetin ve babama biraz uyumalarımı söyledik ve annemle koridorda yürüyüşe başladık. Saat 6.00ya kadar bu şekilde sürdü. Daha sonra sancılar biraz daha artmaya başladı. Hemşire gelip baktı ve açılma 8 cm olmuş dedi. Ben şok! Epidural istiyordum ama, nasıl takılacaktı bu saatten sonra? Beni doğumhaneye indirdiler. Annem ve Çetin yanıma girdiler, babam dışarda bekliyor. Benim sancılar iyice arttı. Yürümemi söylüyor hemşireler fakat yürüdükçe sancıyı daha çok hissettiğim için yürümek istemiyorum. Sonra nts de duruma baktılar ve sancıların yetersiz olduğunu söyleyip suni sancı vermeye başladılar. Doktorum geldi ve epidural istediğimi söyledim. O kadar çok açılma var ki epidurale hiç gerek yok işimizi daha da zorlaştırır süre uzar dedi. Suni sancıyı verdikleri an herkesten nefret ediyor, o an kimseyi görmek istemiyor vücudumda aşırı bir baskı hissediyordum. 1-2 dk sürüyordu bu durum. Sancı geçtiği an ise pamuk gibiydim. Ruh halim her 2 dakikada değişiyordu. Sancı geldiği an beni sezeryana alın diye bağırıyordum. Sancı geçince tamam yapabilirim sorun yok diyordum. Bu sırada Çetin ve annem yanımda fakat ben annemin çıkmasını istiyorum sürekli anne sen çıkar mısın diyorum çünkü annem aşırı telaşlı ne yapacağını şaşırmış şekilde dolaşıyor. Ama tabii kimse beni dinlemedi. Annem de Çetin de yanımdaydı. Çok kolay olabilecek bir doğumu kriz anlarıyla başa çıkmakta hiç yetenekli olmadığım için kendime o kadar zorlaştırdım ki. Doktor ıkınman lazım diyor ben hayır ıkınmayacağım diyorum. Çünkü ıkınınca sancıyı daha yoğun hissediyorsun. İlk başlarda sancı gelince hemşire sık sık nefes alıp vererek sancıyla başa çıkma sancıyı gönderme tekniğini göstermişti. Ben bunu sürekli kullanmaya başladım. Doktorum ise sancıları gönderme ıkın, sancıları kullanmamız lazım diyor ama ben hiç umursamıyordum. Sonunda istemiyorum sezeryana giricem dedim. Emin misin bak tam açılman var bir iki defa ıkınsan bebek doğacak dediler ama ben kesin kararlıyım hayır istemiyorum dedim. Anestezi uzmanı geldi, bir iki kağıt imzalattı. Epidural anestezi olacağım değil mi dedim ve bana hayır, bu saatten sonra bebek çok aşağıda sadece genel anestezi yapabiliriz demesin mi? Hayatta en çok korktuğum şeylerden biridir genel anestezi. Onu duyunca tamam ben istemiyorum yapıcam dedim. :) Doktorum son bir kez çok kuvvetli ıkın gözlerin kızarana kadar ıkınman lazım dedi ben bir kuvvet bir ıkındım çok yaklaştı dediler, sonra ikinci de doktorun birisi üstten bastırdı, diğeri alttan çekti ve geldi bebek dedi bebeğin çıktığını gördüm ve o an ki rahatlamayı hayatımda hiç yaşamadım. Bitmişti işte. Ne bir sancı kalmıştı ne bir acı. Hayat şahane bir yerdi! Saat 10.50'de Yiğit Mert dünyaya gelmişti! Bebeği tartmak üzere bir şeyin üstüne koydular. O sırada annem bebeğin yanına geçti, Çetin'de gözlerini bebekten alamıyor ama yanımda elimi tutuyor geçti hayatım bitti hayatım diyor ama gözler hala bebekte :) hadi git yanına ben iyiyim dedim ve koşarak bir heyecan bebeğin yanına gitti. Hemşireyle birlikte bebeği yanıma getirdiler ve o muhteşem an gerçekleşti. Artık biz anne-baba-çocuk bir çekirdek aile olmuştuk! 

29 Mayıs 2015 Cuma

Hayat ve aşamaları

Benimki kesinlikle anne olmadan önce ve anne olduktan sonra olmalı!

Gel gelelim bu hikaye 1987 yılının nisan ayında başlıyor. 30 Nisan sabahı bu minik boğa kızı dünyaya geliyor.

Çok sevgi dolu bir aile ortamında evin tek çocuğu olarak şahane bir hayatım oldu. Her zaman çok mutlu hatta fazla mutluydum. Hiçbir şeyi kendine dert etmeyen, mutsuz olmak istediğinde bile olamayan bir insandım. 2005 yılında ailemden ilk defa ayrılarak Kıbrıs'a üniversiteye gittim. Hayalim olan Mimarlık bölümünü kazanmıştım. Orada iki yıl okuduktan sonra da İzmir'e yatay geçiş yaptım ve 2011 Şubat ayında mezun oldum. Yeni mezun genç bir mimar olsam da şanslıydım ve hemen iş buldum. Beş aylık çalışma hayatımın sonunda ta-tam evlendim!
2008 yılından beri hayatımda olan çok sevdiğim canım insan Çetin'le. Hayatta beni heralde kimse bu kadar sevemez dedim ve yıllarca otuzumdan önce hayatta evlenmem diyen ben kendimi 2011 Eylül ayında evli hem de Bursa'ya Çetin'in peşinden gitmiş buldum. Bursa'ya bir türlü alışamamıştım ama neyse ki 2012 haziranında Çetin'in terfisiyle Ankara'ya taşındık. Hayatımın şehri, kendimi en mutlu hissettiğim yer daha ne olabilirdi ki? Orada çok güzel bir ofiste çalışmaya başlamıştım. Harika insanlarla birlikte çalışıyordum, oldukça mutluydum. Çayyolunda bahçeli bir ev almıştık bahçemizi ekip biçiyorduk. Hafta sonu mangallar arkadaşlar keyifli sohbetler zaman şahane geçiyordu. 2014 Temmuz ayında gelen muhteşem haberle hayatımız daha da şahane bir hal almıştı. Evet, anne oluyordum! Hemen bir tatile çıktık. İki hafta bütün güney sahillerini dolaşacaktık. Tatilde bir haber daha tekrar bir taşınma ve yine Çetin'in işi dolayısıyla Ekim ayında hoop kendimizi İstanbul'da bulduk. Evimi,işimi, doktorumu, arkadaşlarımı herşeyimi bırakıp İstanbul'a taşınmıştım. Nasıl alışacaktım? Hoş hala da alışabilmiş değilim o da ayrı bir yazı konusu olsa gerek.

Devamı bir sonra, "Mart" ayından itibaren..